Ohh mismis heyer olmasada çok içime sinmesede oldu işte birşeyler,biraz kitap koliledim raflar biraz tıkış olmaktan kurtuldu rahatladı herşeyin yeri olunca ,üstüstelikten kurtulunca evin içindeki enerji düzene giriyor aslında tüm evi paketlesem anca huzurlu olacağım :)ne güzel derli toplu tüllerimi ütüleyip taktım ,çamaşırlar yıkandı ,yarında biraz ütü var koli bulmak lazım yavaş yavaş biraz mutfak biraz kitaplar derken biter
EŞYA
Efendimiz eşya
Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun
Afiyettesiniz inşaallah
İşte bütün hayatımız
Açık veya kapalı
Eşyaya hizmettir yaptığımız
Kitaplar çıkıyor karşımıza emrediyor okuyoruz
Kalemler geliyor kağıtlarla beraber Emrediyorlar yazıyoruz
Yolculuğa 'çık' diyor vapurlar merdivenler 'in' diyor.
Aynalar 'bak' demeden bakıyoruz
Camlardan geçip giriyor odamıza aydınlık ve sonra saat diyor ki 'uyan'
Biz el pençe divan;
Esir gibiyiz, köleyiz eşyaya ve onlardan alınan emir dairesinde de böylece gider
İnsanlar hükmediyor dünyaya ÖZDEMİR ASAF
11 Şubat 2009 Çarşamba
Büyümüş bebeğimizi görmeye geldilerrrrr:)
Bu gün tülayın bebek misafirleri vardı ayşen ,zehra,nilüfer,ve biiiiiiz :)eltikuşlar güzel bir gün geçirdik .AYYY unuttum görümce hatunda vardı öldürürür beni unuttuğumu duysa :)tatlı cadım vildan aslında sabah erken kalktım kaşık helvası yaptım dünde sütlü tatlı yapmıştım onları paketledim ,ama son anda eşimin acele ettirmesi sayesinde bir tencere yemeğimi yaktım uzun zaman oldu hatta çok oldu unutmuşum yemek yakmayı rabbim affetsin akşam yemeği hazırdı yanık olarak :)öğlen giderken tüm camlar açıldı oda parfümü eve boca edildi evden kaçıldı:) bu gün ne kadar değiştiğimi hayatı ve olayları ne kadar olduğu gibi kabul ederek davranabildiğimi görme fırsatım oldu dışardan bir pencereden bakıyordum hayata ,yıllar geçtikçe aslında yaşadığım tüm olayların sebeblerini görmek ve hazmetmek güzelmiş teşekkür ederim herşey için ,hiçbirşey eskisi gibi olmıycak ama herşey daha güzel olacak umud ediyorum.
9 Şubat 2009 Pazartesi
Büyümüş bir kız çocuğu
Bir gün sen de anlayacaksın- Kalabalıklardan kaçıp dizlerini karnına kadar çekip ağlayacaksın
- İşteo an özleyeceksin eski sevgilini değil pili bitmiş oyuncak ayını.
- Yanından ayırmadığın, yatarken sarıldığın saflığını tel sarar kızıma tel sarar diyen babana benzemeyecek her erkeğin gözleri.
- O küçük kız çocuğu değilsin artık ama birgün sen de ağlayacaksın!
- Kenarları dantelli elbisesiyle saçlarıı ördüğün oyuncak bebeğini nereye koyduğunu hatırlaman gerektiğini anlayacaksın!
- Tel sarar kızıma tel sarar diyen babana benzemeyecek her erkeğin gözleri.
Ceyhun Yılmaz
Yalnızlık, Hiç Olmayan Bir Şeydir
Tekrar tekrar okunması gereken harika bir makale. Rabbim Neslihan Nur Türk'ten razı olsun.
Dışarıda kar boran, içeride tatlı bir ılıklık varsa, elbette evde oturmak güzeldir. Kim sevmez ki böyle zamanlarda, güven içinde pencereden dışarıyı seyretmeyi… Hele bir de senelerin yorgunluğu üzerinizde ve yaşınız oldukça ilerlemiş ise…
Şimdi kendisinden bahsedeceğimiz de, işte böyle yaşını almış, yüzünde pek anlamlı çizgiler oluşmuş, yetmişini aşkın, gül çehreli, tebessümlü bir nine... Adı, Nurhayat. Onu ne vakit görsem, gönül penceremde:
“-İşte…”, derim, “İşte ihtiyar böyle olmalı! Hayat dediğin, onunki gibi tefekkürün zengin ikliminde, nur ile aydınlanmış ve aşkla bereketlenmiş olmalı.”
Hani bazen yaşlılarla karşılaşırsınız.
“-De hele, ne anladın bu hayattan?” diye sormaya kalktığınızda, yüzünüze garip garip bakar, koca bir:
“-Hiiiç!..” çekerler.
Hayır. Nurhayat Nine, böyle durumlarda önce koca bir “iç” çeker ve anlatmaya başlar. Anlatır, anlatır, o konuşunca etrafındakiler de bıkmadan dinler. Dili öyle tatlı, konuşması öyle akıcıdır ki, kimse sıkılmaz sohbetinden…
Bütün ömrünü sünnete uygun yaşamış olduğundan, sıhhati de, morali de, güzelliği de yerli yerindedir. Elbet onun da saçları aktır. Elbet onun da alnında kırışıklar vardır ya, mübarek sanki nazarlık misâli… Ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Hani, “bir ayağım çukurda zaten” deyip, dünyadan elini eteğini çekmemiştir. Ölüm korkusu içini doldurup, kendine ve çevresindekilere ağırlık da olmaz. “Aman da genç görüneyim; saçımı, dudağımı boyayayım” gibi bir düşünce, zaten aklının köşesine uğramamıştır. Hâlinden râzı olduğu için midir nedir, kendine has bir havası, anlatılmaz bir heybeti vardır. Ah bir görseniz, senelerdir abdestle temelli güzelleşen teni, nasıl da parlar!.. Başına örttüğü bembeyaz tülbentçiği ile cenneti hatırlatan bir hâldedir. Yanakları ölçülü bir olgunluktadır ve öyle tombul ninelerden de değildir.
Bir gün, ziyaretine gelen gençlerle arasında geçen konuşmalardan bazılarını, dilim döndüğünce aktarayım size. Gençlerden biri sordu:
“-Nurhayat Nine, burada yalnız mı yaşıyorsunuz?”
“-Güzel kızım benim, yalnızlık dediğin n’ola ki? Eğer bir evde tek başına yaşamaktan bahsediyorsan, evet, yalnızım. Ama ben hiç tek kalmıyorum ki... Gündüz ziyaretçilerim gelip gidiyor, gece arkadaşlarım…”
“-Gündüzü anladım da nineciğim, geceki mesele neyin nesi?”
“-Ne olsun evlâdım. Gece gündüz, sağımda ve solumda iki yazıcı melek… Biri hayırlarımı yazmakla, diğeri yanlışlıklarımı not almakla meşgul… Bazen Allâh’ın görünmeyen kulları gelir gider. Bazen bahçeden ya bir böcek, ya bir arı odamı şenlendirir. Onlar olmasa, «râbıtam» vardır evlâdım. Gözlerimi kapadığım ânda, sevdiğim karşımda, benimle sohbete koyulur. Hatta çoğu zaman, gecelerim, gündüzlerimden daha kalabalıktır. Anlayacağın, yalnızlık dediğin, aslında hiç olmayan bir şeydir. Zira hiçbir arkadaş olmasa, Rabbim vardır ve beni her ân görür, gözetir.”
“-Nurhayat Nine, biz, niye senin gibi hissedemiyoruz? Hep yanımızda birileri olsun istiyoruz.”
“-A canım kızım, bunu ben de istiyorum. İnsan, insana muhtaçtır. Paylaşmak, konuşmak, yardımlaşmak, dertleşmek için, herkes birini arar. Fakat zaman bana gösterdi ki, insanlar fânîdir ve gelir geçer. Hele de bencileyin ömrünüz uzun olursa eğer, nice sevdiklerinizin göçüp gittiğine şâhit olursunuz. Yaşanan bu ayrılıklarda gözler yaşarır, gönüller sızlar. Düşünün ki, Sevgili Peygamberimiz dahî, evlatlarının vefâtıyla hüzünlenmiştir. Fakat şunu söyleyen de O’dur: «İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir’i seçerdim.» Bu söze dikkat etmek lâzım çocuğum. «İnsanlar arasındaki dostum, Ebu Bekir’dir.» demiyor. «Dost edinecek olsaydım…» diyor. Demek ki çok özel, çok güzel yanları bile olsa, insana dayanıp kalmak doğru değil. Zira insan, zaaflarıyla var. Zayıf bir dala binen, ağaçtan tez düşer.
O hâlde, sev, yardımlaş, paylaş, selâmlaş, dertleş; ama dayanma!.. Dayanağın, Hak olsun. Dostun da… İşte o vakit, gelen de, giden de bir olur. Say ki, sen bir kıyısın, gelip gidenler dalga... Kimi okşar, kimi vurur, kimi değer geçer… Kimine mest olursun o dalgaların, kimine sinir… Kimi zoruna gider, kimi hoşuna… De ki: «Rabbim, şu deryanın sahibi sensin. O hâlde bana, mâhiyeti, şiddeti ve ziyareti ne şekilde olursa olsun, dalgalarını sevmeyi; fakat her birinin ne de gelip geçici olduğunu unutmamayı nasip et.» Zira dalga bazen bir kişi, bazen bir olay olur da imtihan bâbından geliverir.”
“-İmtihan?”
“-O, seni olgunlaştırmak için, Allâh’ın lûtfettiği bir ikramdır. Bazen rahatlık, şenlik, bolluk kisvesiyle; bazen de can sıkıntısı, zorluk, fakirlik kılığıyla geliverir. Kimi zaman dostlarla, kimi zaman düşmanlarla imtihan edilirsin. Bazen, kimsecikler olmaz da, kendi nefsinle boğuşursun. Zannetme ki imtihan olmak, hep boğuşmaktır. Hayır, bazen çok sever, sevdiklerinle imtihan edilirsin.”
Tam da burada, gençlerden biri derin bir “âh!” çekerek:
“-Yaramı deştin nineciğim!..” dedi.
“-Hayırdır kızım, ne yarası?” diye sorunca Nurhayat Nine, o genç:
“-Gönül yarası, gönül!” diye inledi.
Bu cevap üzerine sordu Nurhayat Nine:
“-Aman kızım, keşke her yara onun gibi olsa... Niye bu kadar dertlisin, söyle hele.”
“-Kara kaşlı bir yağıza âşığım nineciğim. Vallâhi bak, daha annem bile bilmiyor, ilk sana söylüyorum. Onunla gizli gizli buluşuyoruz. Bir saat görmesem, bir yıl geçti sanıyorum. O da beni çok seviyor. Ne zaman buluşsak bir parkta, el ele tutuşuyor, geziyoruz. Hele de bana sarıldığında, zaman dursun istiyorum be nine... Aah ah!”
“-Aşk acısıyla “âh” ediyorsan eğer, Rabbim senin gönlüne «aşk istîdâdı» koymuş olmalı kızım... Lâkin bu istidâdı zâyî etmemek gerek. Bir nîmetin israfı, o nîmeti yerli yersiz kullanmak, olmayacak kişilerin eline bırakmakla olur. Şimdi herkesi, anne-babanı da koy kenara, sadece kendi açından düşün... Zira kabre tek başına gireceksin, kimseyle değil. De ki: «Kişi, hiç sevdiğini ateşe sürükler mi?» Sen, hem onu sevdiğini söylüyor, hem de sarılıp gezmekten bahsediyorsun be yavrum. Söyle bakalım, günahı-sevabı bilir misin? Anneciğin sana helâli-haramı öğretti mi? Elbet, sen de takdir edersin ki, çok sevmek, Allâh’ın ölçülerini bir kenara bırakma hakkını kimseye vermediği gibi, bize de vermez.
Doğru, gönül ferman dinlemez; ama yaralar da böyle yanlış ilaçlarla iyileşmez. Aşk, en büyük zenginliktir. Ve bilir misin, varlıkta sabır, en zorudur. Düşünsene, hem birine deli gibi sevdâlı olacaksın, hem de ondan ayrı duracaksın. Zor iş… Ama zahmette rahmet olduğunu unutma!.. Hem, parklarda gizli gizli buluşmak da neymiş? Zaten seven, sevdiğinden ayrı mı kalır ki buluşsun be kızım. Sevenlerin buluşması gönüldedir. Biri diğerini anmakla buluşmuş olur. Bunun için de özel bir yere ihtiyaç yok. Her ân, her yer buluşma mekânıdır. Büyükler buna, «Halk içinde Hak’la olmak» derler. Önce halk içinde yârla beraber, ardından halk içinde Hak’la beraber…
Anlayacağın, kıymetini bilen için, «mecâz sevgi» pahası biçilmez kıymette bir basamak olur. Kalbinin Allah aşkına hazır, temiz bir mekâna dönüşmesi, en yüce buluşmalara hazırlanması için gerekli olmasa, “sevmek” denilen azâbı yaşamazdın. Azap dedimse, lezzetin en hasıdır, sev… Sev; fakat haddi aşma! Zira haddi aşman, neticesi hüsran olan işlere sürükler seni… Allah, bizi sevdiği için sınırlar belirlemiştir. O sınırların dışına taşarsan, hem sen, hem de karşındaki kişi zarar görür. Sanma ki, ayrı duranlar, kendilerine eziyeti sevdikleri için öyleler. Hayır!.. Onlar, Hakk’ın rızasını gözetmek çabasında olduklarından ayrılar. Fakat her ân, herkesten daha fazla birlikteler.
“-Ne yani Nine, şimdi sen, «Gitme, sevdiğinle gezme, dolaşma, ona sarılma!» mı diyorsun? Ben buna dayanamam ki…”
“-A benim tatlı kızım. Söyle bana. Sen o yağızı mı, yoksa kendi arzularını mı seviyorsun? Eğer onu seviyorsan, arzularını kenara koy da; sevdiğini de, kendini de yanlışa düşmekten koru!.. Ama eğer arzularının âşığıysan, o vakit «seviyorum» deyip, kendini kandırma!.. Kişi, nefsinin isteklerini, sevdiği kişi karşısında frenleyemedikten sonra, başka nerede frenleyecek!.. Sevdiğinin karşısında kendi arzularını unutamayan kişi, başka nerede unutacak?
Zaten şimdi, adını da koymuşlar bu işlerin. “Flört” diye bir laf çıkmış. Flört, n’olaki? Güyâ gezecek, tozacak, tanıyacak, beğenirse evlenecek... Eee, ya beğenmezse ne olacak? İnsan mal mı ki, sağına soluna bakıp, yok beğenmedim deyip tezgâha bırakacaksın. Hayır!.. Aslâ!.. Görür duyarsınız etrafta, böyle terk edilmişleri... Ne de büyük yıkımlar yaşarlar. Akıllı olmak gerek. «Akıllı olmak, nakle tâbi olmaktır.» Nakil ise, Peygamber Efendimiz’in bizlere aktardığı âyetler ve (hiçbir zaman hevâsından olmayan) bizzat söylediği sözlerdir. İşte böyle, nakle kıymet vererek sevdiğin vakit, adına “âşık” derler.
Biz zayıfız be çocuğum… Kendi arzularımıza göre yaşamaya, doğruları küçük aklımızla tespite kalkışırsak çoğu zaman yanılırız. Bir Müslüman’ın, attığı her adımda nakle tâbî olması zarûrîdir. Sevdiğin zaman da aynı… Bil ki, dedeniz rahmetli olduydu da, o güne kadar her ânım, onun yeni bir yanını keşfetmekle geçtiydi. Tanımak diye bir şey yok be çocuğum. İnsan sır… Lâkin işte sevmek var, hayırlı olacağına inanmak var, hüsn-i zan etmek var.
Hem, sana «Seni seviyorum.» diyene de iyi bak. Seni mi, yoksa seninle gidereceği arzularını mı seviyor, yokla!.. Seven, sevdiğini ateşe atmaz. Seven «sevdiğinden yalnız» kalmaz. İçten içe yanar da, sevdiğine tek bir kıvılcım sıçratmaz.”
…
İşte böyle, bizim Nurhayat Nine…
Bir başka sohbetine nasip olur da denk gelirsek, size birkaç kelâm aktarırız yine... O zamana dek, hadi bakalım, mâdem yalnızlık da hiç olmayan bir şeymiş, köylü köyüne, evli evine…
Dışarıda kar boran, içeride tatlı bir ılıklık varsa, elbette evde oturmak güzeldir. Kim sevmez ki böyle zamanlarda, güven içinde pencereden dışarıyı seyretmeyi… Hele bir de senelerin yorgunluğu üzerinizde ve yaşınız oldukça ilerlemiş ise…
Şimdi kendisinden bahsedeceğimiz de, işte böyle yaşını almış, yüzünde pek anlamlı çizgiler oluşmuş, yetmişini aşkın, gül çehreli, tebessümlü bir nine... Adı, Nurhayat. Onu ne vakit görsem, gönül penceremde:
“-İşte…”, derim, “İşte ihtiyar böyle olmalı! Hayat dediğin, onunki gibi tefekkürün zengin ikliminde, nur ile aydınlanmış ve aşkla bereketlenmiş olmalı.”
Hani bazen yaşlılarla karşılaşırsınız.
“-De hele, ne anladın bu hayattan?” diye sormaya kalktığınızda, yüzünüze garip garip bakar, koca bir:
“-Hiiiç!..” çekerler.
Hayır. Nurhayat Nine, böyle durumlarda önce koca bir “iç” çeker ve anlatmaya başlar. Anlatır, anlatır, o konuşunca etrafındakiler de bıkmadan dinler. Dili öyle tatlı, konuşması öyle akıcıdır ki, kimse sıkılmaz sohbetinden…
Bütün ömrünü sünnete uygun yaşamış olduğundan, sıhhati de, morali de, güzelliği de yerli yerindedir. Elbet onun da saçları aktır. Elbet onun da alnında kırışıklar vardır ya, mübarek sanki nazarlık misâli… Ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Hani, “bir ayağım çukurda zaten” deyip, dünyadan elini eteğini çekmemiştir. Ölüm korkusu içini doldurup, kendine ve çevresindekilere ağırlık da olmaz. “Aman da genç görüneyim; saçımı, dudağımı boyayayım” gibi bir düşünce, zaten aklının köşesine uğramamıştır. Hâlinden râzı olduğu için midir nedir, kendine has bir havası, anlatılmaz bir heybeti vardır. Ah bir görseniz, senelerdir abdestle temelli güzelleşen teni, nasıl da parlar!.. Başına örttüğü bembeyaz tülbentçiği ile cenneti hatırlatan bir hâldedir. Yanakları ölçülü bir olgunluktadır ve öyle tombul ninelerden de değildir.
Bir gün, ziyaretine gelen gençlerle arasında geçen konuşmalardan bazılarını, dilim döndüğünce aktarayım size. Gençlerden biri sordu:
“-Nurhayat Nine, burada yalnız mı yaşıyorsunuz?”
“-Güzel kızım benim, yalnızlık dediğin n’ola ki? Eğer bir evde tek başına yaşamaktan bahsediyorsan, evet, yalnızım. Ama ben hiç tek kalmıyorum ki... Gündüz ziyaretçilerim gelip gidiyor, gece arkadaşlarım…”
“-Gündüzü anladım da nineciğim, geceki mesele neyin nesi?”
“-Ne olsun evlâdım. Gece gündüz, sağımda ve solumda iki yazıcı melek… Biri hayırlarımı yazmakla, diğeri yanlışlıklarımı not almakla meşgul… Bazen Allâh’ın görünmeyen kulları gelir gider. Bazen bahçeden ya bir böcek, ya bir arı odamı şenlendirir. Onlar olmasa, «râbıtam» vardır evlâdım. Gözlerimi kapadığım ânda, sevdiğim karşımda, benimle sohbete koyulur. Hatta çoğu zaman, gecelerim, gündüzlerimden daha kalabalıktır. Anlayacağın, yalnızlık dediğin, aslında hiç olmayan bir şeydir. Zira hiçbir arkadaş olmasa, Rabbim vardır ve beni her ân görür, gözetir.”
“-Nurhayat Nine, biz, niye senin gibi hissedemiyoruz? Hep yanımızda birileri olsun istiyoruz.”
“-A canım kızım, bunu ben de istiyorum. İnsan, insana muhtaçtır. Paylaşmak, konuşmak, yardımlaşmak, dertleşmek için, herkes birini arar. Fakat zaman bana gösterdi ki, insanlar fânîdir ve gelir geçer. Hele de bencileyin ömrünüz uzun olursa eğer, nice sevdiklerinizin göçüp gittiğine şâhit olursunuz. Yaşanan bu ayrılıklarda gözler yaşarır, gönüller sızlar. Düşünün ki, Sevgili Peygamberimiz dahî, evlatlarının vefâtıyla hüzünlenmiştir. Fakat şunu söyleyen de O’dur: «İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebu Bekir’i seçerdim.» Bu söze dikkat etmek lâzım çocuğum. «İnsanlar arasındaki dostum, Ebu Bekir’dir.» demiyor. «Dost edinecek olsaydım…» diyor. Demek ki çok özel, çok güzel yanları bile olsa, insana dayanıp kalmak doğru değil. Zira insan, zaaflarıyla var. Zayıf bir dala binen, ağaçtan tez düşer.
O hâlde, sev, yardımlaş, paylaş, selâmlaş, dertleş; ama dayanma!.. Dayanağın, Hak olsun. Dostun da… İşte o vakit, gelen de, giden de bir olur. Say ki, sen bir kıyısın, gelip gidenler dalga... Kimi okşar, kimi vurur, kimi değer geçer… Kimine mest olursun o dalgaların, kimine sinir… Kimi zoruna gider, kimi hoşuna… De ki: «Rabbim, şu deryanın sahibi sensin. O hâlde bana, mâhiyeti, şiddeti ve ziyareti ne şekilde olursa olsun, dalgalarını sevmeyi; fakat her birinin ne de gelip geçici olduğunu unutmamayı nasip et.» Zira dalga bazen bir kişi, bazen bir olay olur da imtihan bâbından geliverir.”
“-İmtihan?”
“-O, seni olgunlaştırmak için, Allâh’ın lûtfettiği bir ikramdır. Bazen rahatlık, şenlik, bolluk kisvesiyle; bazen de can sıkıntısı, zorluk, fakirlik kılığıyla geliverir. Kimi zaman dostlarla, kimi zaman düşmanlarla imtihan edilirsin. Bazen, kimsecikler olmaz da, kendi nefsinle boğuşursun. Zannetme ki imtihan olmak, hep boğuşmaktır. Hayır, bazen çok sever, sevdiklerinle imtihan edilirsin.”
Tam da burada, gençlerden biri derin bir “âh!” çekerek:
“-Yaramı deştin nineciğim!..” dedi.
“-Hayırdır kızım, ne yarası?” diye sorunca Nurhayat Nine, o genç:
“-Gönül yarası, gönül!” diye inledi.
Bu cevap üzerine sordu Nurhayat Nine:
“-Aman kızım, keşke her yara onun gibi olsa... Niye bu kadar dertlisin, söyle hele.”
“-Kara kaşlı bir yağıza âşığım nineciğim. Vallâhi bak, daha annem bile bilmiyor, ilk sana söylüyorum. Onunla gizli gizli buluşuyoruz. Bir saat görmesem, bir yıl geçti sanıyorum. O da beni çok seviyor. Ne zaman buluşsak bir parkta, el ele tutuşuyor, geziyoruz. Hele de bana sarıldığında, zaman dursun istiyorum be nine... Aah ah!”
“-Aşk acısıyla “âh” ediyorsan eğer, Rabbim senin gönlüne «aşk istîdâdı» koymuş olmalı kızım... Lâkin bu istidâdı zâyî etmemek gerek. Bir nîmetin israfı, o nîmeti yerli yersiz kullanmak, olmayacak kişilerin eline bırakmakla olur. Şimdi herkesi, anne-babanı da koy kenara, sadece kendi açından düşün... Zira kabre tek başına gireceksin, kimseyle değil. De ki: «Kişi, hiç sevdiğini ateşe sürükler mi?» Sen, hem onu sevdiğini söylüyor, hem de sarılıp gezmekten bahsediyorsun be yavrum. Söyle bakalım, günahı-sevabı bilir misin? Anneciğin sana helâli-haramı öğretti mi? Elbet, sen de takdir edersin ki, çok sevmek, Allâh’ın ölçülerini bir kenara bırakma hakkını kimseye vermediği gibi, bize de vermez.
Doğru, gönül ferman dinlemez; ama yaralar da böyle yanlış ilaçlarla iyileşmez. Aşk, en büyük zenginliktir. Ve bilir misin, varlıkta sabır, en zorudur. Düşünsene, hem birine deli gibi sevdâlı olacaksın, hem de ondan ayrı duracaksın. Zor iş… Ama zahmette rahmet olduğunu unutma!.. Hem, parklarda gizli gizli buluşmak da neymiş? Zaten seven, sevdiğinden ayrı mı kalır ki buluşsun be kızım. Sevenlerin buluşması gönüldedir. Biri diğerini anmakla buluşmuş olur. Bunun için de özel bir yere ihtiyaç yok. Her ân, her yer buluşma mekânıdır. Büyükler buna, «Halk içinde Hak’la olmak» derler. Önce halk içinde yârla beraber, ardından halk içinde Hak’la beraber…
Anlayacağın, kıymetini bilen için, «mecâz sevgi» pahası biçilmez kıymette bir basamak olur. Kalbinin Allah aşkına hazır, temiz bir mekâna dönüşmesi, en yüce buluşmalara hazırlanması için gerekli olmasa, “sevmek” denilen azâbı yaşamazdın. Azap dedimse, lezzetin en hasıdır, sev… Sev; fakat haddi aşma! Zira haddi aşman, neticesi hüsran olan işlere sürükler seni… Allah, bizi sevdiği için sınırlar belirlemiştir. O sınırların dışına taşarsan, hem sen, hem de karşındaki kişi zarar görür. Sanma ki, ayrı duranlar, kendilerine eziyeti sevdikleri için öyleler. Hayır!.. Onlar, Hakk’ın rızasını gözetmek çabasında olduklarından ayrılar. Fakat her ân, herkesten daha fazla birlikteler.
“-Ne yani Nine, şimdi sen, «Gitme, sevdiğinle gezme, dolaşma, ona sarılma!» mı diyorsun? Ben buna dayanamam ki…”
“-A benim tatlı kızım. Söyle bana. Sen o yağızı mı, yoksa kendi arzularını mı seviyorsun? Eğer onu seviyorsan, arzularını kenara koy da; sevdiğini de, kendini de yanlışa düşmekten koru!.. Ama eğer arzularının âşığıysan, o vakit «seviyorum» deyip, kendini kandırma!.. Kişi, nefsinin isteklerini, sevdiği kişi karşısında frenleyemedikten sonra, başka nerede frenleyecek!.. Sevdiğinin karşısında kendi arzularını unutamayan kişi, başka nerede unutacak?
Zaten şimdi, adını da koymuşlar bu işlerin. “Flört” diye bir laf çıkmış. Flört, n’olaki? Güyâ gezecek, tozacak, tanıyacak, beğenirse evlenecek... Eee, ya beğenmezse ne olacak? İnsan mal mı ki, sağına soluna bakıp, yok beğenmedim deyip tezgâha bırakacaksın. Hayır!.. Aslâ!.. Görür duyarsınız etrafta, böyle terk edilmişleri... Ne de büyük yıkımlar yaşarlar. Akıllı olmak gerek. «Akıllı olmak, nakle tâbi olmaktır.» Nakil ise, Peygamber Efendimiz’in bizlere aktardığı âyetler ve (hiçbir zaman hevâsından olmayan) bizzat söylediği sözlerdir. İşte böyle, nakle kıymet vererek sevdiğin vakit, adına “âşık” derler.
Biz zayıfız be çocuğum… Kendi arzularımıza göre yaşamaya, doğruları küçük aklımızla tespite kalkışırsak çoğu zaman yanılırız. Bir Müslüman’ın, attığı her adımda nakle tâbî olması zarûrîdir. Sevdiğin zaman da aynı… Bil ki, dedeniz rahmetli olduydu da, o güne kadar her ânım, onun yeni bir yanını keşfetmekle geçtiydi. Tanımak diye bir şey yok be çocuğum. İnsan sır… Lâkin işte sevmek var, hayırlı olacağına inanmak var, hüsn-i zan etmek var.
Hem, sana «Seni seviyorum.» diyene de iyi bak. Seni mi, yoksa seninle gidereceği arzularını mı seviyor, yokla!.. Seven, sevdiğini ateşe atmaz. Seven «sevdiğinden yalnız» kalmaz. İçten içe yanar da, sevdiğine tek bir kıvılcım sıçratmaz.”
…
İşte böyle, bizim Nurhayat Nine…
Bir başka sohbetine nasip olur da denk gelirsek, size birkaç kelâm aktarırız yine... O zamana dek, hadi bakalım, mâdem yalnızlık da hiç olmayan bir şeymiş, köylü köyüne, evli evine…
DOSTA OLMAK, DOST BULMAK DUASIYLA

Arkadaş evinize geldiğinde misafir gibi davranır
Dost geldiğinde buzdolabını açıp istediğini alır
Arkadaş senin ağladığını görmez
Dostunun omuzu ise senin gözyaşlarınla ıslanır
Arkadaş davetine katılınca bir paket hediye ile gelir
Dost sana yardım etmek için erken gelir; toparlanman için geç gider
Arkadaş, onu o yattıktan sonra ararsan rahatsız olur
Dost neden bu kadar geciktiğini sorar, derdini anlatmak için
Arkadaş bir kavgadan sonra her şeyin bittiğini düşünür ve bir daha telefonu acmaz.
Dost ise tekrar arar
Arkadaş senin daima onun arkanda olmanı ister
Dost ise her zaman senin arkandadır
Arkadaş zaaflarınızı öğrenir ve onları kullanabilir
Dost zevklerinizi öğrenir ve onlara hitap eder
Arkadaş zayıflıklarınızı bilirse başınıza kakar
Dost zayıflıklarınızı bilirse örtmeye çalışır
Arkadaş sıkıntınız olmadığında yanınızdadır
Dost sıkıntınız olduğunda size koşar
Arkadas en ufak hatanızda sızı sıler
Dost sıze bır sans daha verır
Arkadas sizi ikinci görmek ister
Dost ikinciniz olmaktan seref duyar
Arkadaslariniza siz huzur vermeye calisirsiniz
Dostlariniz size huzur vermeye calisir…
Yazi netten alintidir…
8 Şubat 2009 Pazar
Sevgililer Günü
Erken bir uyarı belki unuturum zaman bulamam diye aklıma gelmiş olanı paylaşmak istedim duam müslüman kardeşlerimin sevgilerini ,sevdiklerini,bir güne ,birgüle hapsetmemeleri
Yazan Prof. Dr. Ali AKPINAR
Pazartesi, 12 Şubat 2007
Hep söyleriz, bizim kadar kendi değerlerinden habersiz olan yahut değerlerini iç eden bir başka toplum yoktur, diye. İbn Haldun, zayıf toplumlar, güçlü toplumları taklit ederler, diyor. Gerçekten de bizler, kendi gücümüzü kaybedeliden beri güçlü toplumları her konuda taklit eder olduk. Oysa Hz. Peygamber ısrarla bizleri uyarmıştı başkalarına benzemek, başkalarına özenip onları taklit etme konusunda. O şöyle buyurmuştu: “Kendi arzusu ile bir topluma benzeyen onlardandır.” “Siz karış karış sizden önceki Yahudi ve Hıristiyanları izleyeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler,
siz de onlarla birlikte aynı deliğe gireceksiniz.” Yani işin sonunun nereye varacağına bakmadan, başınıza neler geleceğini düşünmeden izlemeye, taklit etmeye devam edeceksiniz.
Toplumun temel taşı aile kurumudur.
Güçlü toplumlar, güçlü ve sağlam temeller üzerine kurulan ailelerden oluşur. Bizim kültürümüzde aile kurumu, Allah’ın emri ve Peygamberin kavli ile kurulur. Bunun anlamı şudur, aile yuvası kurulurken Allah’ın ve Peygamberin bu konuda koyduğu ölçülere uyulur, yuva kurulduktan sonra da bu ölçüler çerçevesinde hayat devam eder/etmelidir.
Ne var ki söylemde bu ifade kullanılsa, yuvalar bu ifade ile kuruluyor gibi gözükse de; gerçekte Allah ve Peygamberin ölçülerine riayet edilmemekte ve çoğu zaman bu ölçülerin dışına çıkılmaktadır. Uygulamadaki tarafların tanışması, dünür olması, söz kesme, nişan, nikâh ve düğün merasimlerine baktığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
Ne hazin ki kendi değerlerinin farkında olmayan insanımız, karşılaştıkları kimi problemlerin çözümünde kendilerine ait olmayan kültürlerden medet ummaktadırlar.
Sözgelimi üç yüz altmış dört gün annesini, babasını hatırlamayanlar, senede bir gün anneler günü yahut babalar gününde anne ve babalarını hatırlayarak, onlara karşı yükümlülüklerini yerine getirdiklerini sanmaktadırlar.
Kadını sömürü aracı haline getiren ve onu bir eşya gibi gören anlayış, senede bir günü kadınlar günü ilan etmekle kadının haklarını gözettiğini sanabilmekte ve insanları böylece kandırabilmektedirler.
14 Şubat Sevgililer Günü diye kutlanan gün de bunlardan biridir. Nedir bu günün tarihçesi, bu kutlama nereden gelmiştir, bunu hiç sorgulayanımız yok? Biz söyleyelim öyleyse:
Miladî 14 Şubat 270 Roma’da Papaz Aziz Valentine’nin dövülerek öldürüldüğü gündür. Bu öldürmeden 226 yıl sonra Papa Gelasius, Valentina’yi onurlandırmak için bu günü Aziz Valentine Günü ilan etti. Yine rivayete göre putperest Roma’da bu gün, genç kız ve erkekler arasında çekilen kur’alar ile arkadaşlıklar kurulur ve bu gün flört bayramı olarak kutlanırdı. 1800’lü yıllarda Amerika’da bu tarih ilk defa Sevgililer Günü olarak kutlanmaya başlandı.
Şimdi soralım bu gün ve kutlamanın bizimle ilgisi ne? Özellikle din/İslam denilince nasırları sızlayan çevrelerin, bir putperest geleneğini ve bir Aziz’in ölüm yıldönümünü kutlama yarışına girmelerine ne demeli? Bin dört yüz küsur sene önce insan aklı ve eliyle bozulan Tevhid dinini yenileyen Hz. Peygamberin mesajını, çağdışı ve gericilik olarak görenlerin iki bin yıl öncesinin kutlamalarını çağdaşlık olarak lanse etmeleri nasıl izah etmeli?
Tekrar başa dönecek olursa, aile toplumun en önemli dinamiklerindendir. Kültürümüzde aile yuvası gücünü, kuruluşundan itibaren kendi dinî değer ölçülerinden alır. Bizim kültürümüzde aile Allah’ın emri ve Peygamberin kavli ile kurulur.
Peygamberimizin aile hayatı, en güzel örnek olarak bize sunulur. O bize, kadın-erkek ilişkileri konusundaki evrensel ölçüler sunar. Onun bu konudaki örnekliği, bugün de hepimize ışık tutmaya devam ediyor ve o sözleriyle bizi aydınlatmayı sürdürüyor. Tabiî ki ona inanan, ona bağlanan ve onu selamlayanlara. Sevgililer Sevgilisi Hz. Muhammed Mustafa buyuruyor:
"Sizin en hayırlınız, ailesine karşı iyi davrananınızdır. Ben, aileme karşı en iyi davrananınızım. Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı iyi davrananlardır."
"Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlakî bakımdan en güzel olan ve ailesine şefkat ve mülayemetle davranandır." 1
"Kadınlara karşı hep hayır tavsiye edin. Zira onlar sizin yanınızda birer emanettir." 2
"Eşlerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, sakın onları dövmeyin ve onları incitecek çirkin sözler söylemeyin." 3
"Harcayacağın tüm harcamalardan dolayı, Allah'ın izniyle mükâfat alacaksın. Hatta eşinin ağzına verdiğin bir lokmanın bile karşılığını alacaksın." 4
"Sizden biri hem karısını köle gibi döver, hem de utanmadan sarılıp yatar" 5
"Kadınları, ancak kötüleriniz döver" 6 buyuran Hz. Peygamber, bu konuda en güzel örnekliği kendisi sunmuştur.
O, Yüce Allah'ın "Eşlerinizle en güzel bir biçimde geçinin" 7 emrini en güzel bir biçimde uygulamıştır.
O, eşleriyle en güzel bir şekilde geçinmiş, onlara her konuda yardımcı olmuş, ev işlerinde onlara ortak olmuş, onlara asla bir fiske vurmamıştır. Onları hayatlarında ve vefatlarında her zaman hayırla anmıştır.
O, "Ey Aişe, bu gece bana, Rabbime ibadet için izin verir misin?" 8 diyerek nafile ibadet için eşlerinden izin isteyecek kadar ince bir ruha sahiptir. Kadınların çokça dayak yediği günümüz dünyasında, kadını dövmeyi İslam’ın gereği gibi görenler, Hz. Peygamberin bu örnekliğini göz önüne getirmek zorundadırlar.
Peygamberimizin yirmi üç yılda insanlığa tebliğ ettiği dinin özeti mesabesinde olan Veda Hutbesinde de şu önemli cümleler yer almıştır:
"Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız.. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinde hakları vardır..”
Hz. Aişe hakkında "Halkın en sevimlisi kadınlardan Aişe, erkeklerden Ebubekir'dir" diyerek Hz. Aişe'ye ve kayınpederine iltifat etmiştir. Eşlerine karşı son derece yumuşak huylu ve şakacı olan Peygamberimiz, Hz. Aişe ile yarış yapmıştır.
Hz. Aişe'nin hastalığında "Ben sağ iken ölsen de namazını kılıp sana dua etsem" diye latife yapmış, Hz. Aişe de "Beni defnettikten sonra dönüp bir hanımla evlensen, ben yine de seninle olurum!" diyerek karşılık vermişti. Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Peygamberimiz ev işlerinde eşlerine yardım eder, et-kabak doğrar, evi süpürür ve çeşitli hizmetler görürdü. 12 O, eşlerinin yanına güzel kokular sürünerek giderdi.13
Nadir oğullarıyla Hicretin 7. yılında yapılan Hayber savaşında babası ve kocası öldürülerek esir düşen, daha sonra da Hz. Peygamberle evlenen Hz. Safiye "Babamın ve kocamın öldürülmesine neden olduğu halde Allah'ın Rasülü beni hoşnut etti" diyerek Hz. Peygamberin güzelliklerini özetler. Nitekim Peygamberimiz iki dizini birleştirerek durur ve eşi Hz. Safiye onun dizlerine basarak devesine binerdi. Onu 'Yahudi kızı' diye hakir gören kumalarına karşı Hz. Peygamber şunları söylemesini tavsiye etmişti: "Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa'dır." 14
Hudeybiyye anlaşmasında çaresiz kalan Hz. Peygamber eşi Ümmü Seleme ile istişare etmiş ve onun teklifi doğrultusunda hareket etmiş ve problem böylece çözülmüştü. 15 Bir hadislerinde o, şöyle diyordu: “Kendilerini ilgilendiren konularda kadınlarla istişare ediniz…” 16
Hanımları ile arasında ufak tefek tartışmalar olmuş, ama onların hepsini en güzel bir şekilde tatlıya bağlamasını bilmiştir. Eşleri, onun yanında rahatlıkla fikirlerini söyleyebilir ve hatta onunla tartışabilirlerdi.
Sevgili eşi Hz. Âişe’nin dayak konusunda eşinin durumunu şöyle özetlemiştir: “Peygamberimizi ne bir hizmetçiye ve ne de bir kadına vururken asla görmedim. O, mübarek eliyle hiç kimseye asla vurmamıştır.” 17 Kadının dövülmeye devam ettiği günümüz dünyasının bu konuda da onun örnekliğine şiddetle ihtiyacı vardır.
Karı koca olarak can yoldaşlarımız ve hayat arkadaşlarımıza bu mesajlar doğrultusunda bir yaklaşımı esas almalı ve ömür boyu sürecek olan kutlu aile ilişkilerimizi bize ait olmayan, bizim değerlerimizle bağdaşmayan bir tek gün ile geçiştirmekten kurtulmalıyız. Hediyeleşeceksek -ki hediyeleşme Peygamberimizin sünnetidir- onu bu günün dışında daha sık olarak yaşatmalıyız.
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Tefsir Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi
Yazan Prof. Dr. Ali AKPINAR
Pazartesi, 12 Şubat 2007
Hep söyleriz, bizim kadar kendi değerlerinden habersiz olan yahut değerlerini iç eden bir başka toplum yoktur, diye. İbn Haldun, zayıf toplumlar, güçlü toplumları taklit ederler, diyor. Gerçekten de bizler, kendi gücümüzü kaybedeliden beri güçlü toplumları her konuda taklit eder olduk. Oysa Hz. Peygamber ısrarla bizleri uyarmıştı başkalarına benzemek, başkalarına özenip onları taklit etme konusunda. O şöyle buyurmuştu: “Kendi arzusu ile bir topluma benzeyen onlardandır.” “Siz karış karış sizden önceki Yahudi ve Hıristiyanları izleyeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler,
siz de onlarla birlikte aynı deliğe gireceksiniz.” Yani işin sonunun nereye varacağına bakmadan, başınıza neler geleceğini düşünmeden izlemeye, taklit etmeye devam edeceksiniz.
Toplumun temel taşı aile kurumudur.
Güçlü toplumlar, güçlü ve sağlam temeller üzerine kurulan ailelerden oluşur. Bizim kültürümüzde aile kurumu, Allah’ın emri ve Peygamberin kavli ile kurulur. Bunun anlamı şudur, aile yuvası kurulurken Allah’ın ve Peygamberin bu konuda koyduğu ölçülere uyulur, yuva kurulduktan sonra da bu ölçüler çerçevesinde hayat devam eder/etmelidir.
Ne var ki söylemde bu ifade kullanılsa, yuvalar bu ifade ile kuruluyor gibi gözükse de; gerçekte Allah ve Peygamberin ölçülerine riayet edilmemekte ve çoğu zaman bu ölçülerin dışına çıkılmaktadır. Uygulamadaki tarafların tanışması, dünür olması, söz kesme, nişan, nikâh ve düğün merasimlerine baktığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
Ne hazin ki kendi değerlerinin farkında olmayan insanımız, karşılaştıkları kimi problemlerin çözümünde kendilerine ait olmayan kültürlerden medet ummaktadırlar.
Sözgelimi üç yüz altmış dört gün annesini, babasını hatırlamayanlar, senede bir gün anneler günü yahut babalar gününde anne ve babalarını hatırlayarak, onlara karşı yükümlülüklerini yerine getirdiklerini sanmaktadırlar.
Kadını sömürü aracı haline getiren ve onu bir eşya gibi gören anlayış, senede bir günü kadınlar günü ilan etmekle kadının haklarını gözettiğini sanabilmekte ve insanları böylece kandırabilmektedirler.
14 Şubat Sevgililer Günü diye kutlanan gün de bunlardan biridir. Nedir bu günün tarihçesi, bu kutlama nereden gelmiştir, bunu hiç sorgulayanımız yok? Biz söyleyelim öyleyse:
Miladî 14 Şubat 270 Roma’da Papaz Aziz Valentine’nin dövülerek öldürüldüğü gündür. Bu öldürmeden 226 yıl sonra Papa Gelasius, Valentina’yi onurlandırmak için bu günü Aziz Valentine Günü ilan etti. Yine rivayete göre putperest Roma’da bu gün, genç kız ve erkekler arasında çekilen kur’alar ile arkadaşlıklar kurulur ve bu gün flört bayramı olarak kutlanırdı. 1800’lü yıllarda Amerika’da bu tarih ilk defa Sevgililer Günü olarak kutlanmaya başlandı.
Şimdi soralım bu gün ve kutlamanın bizimle ilgisi ne? Özellikle din/İslam denilince nasırları sızlayan çevrelerin, bir putperest geleneğini ve bir Aziz’in ölüm yıldönümünü kutlama yarışına girmelerine ne demeli? Bin dört yüz küsur sene önce insan aklı ve eliyle bozulan Tevhid dinini yenileyen Hz. Peygamberin mesajını, çağdışı ve gericilik olarak görenlerin iki bin yıl öncesinin kutlamalarını çağdaşlık olarak lanse etmeleri nasıl izah etmeli?
Tekrar başa dönecek olursa, aile toplumun en önemli dinamiklerindendir. Kültürümüzde aile yuvası gücünü, kuruluşundan itibaren kendi dinî değer ölçülerinden alır. Bizim kültürümüzde aile Allah’ın emri ve Peygamberin kavli ile kurulur.
Peygamberimizin aile hayatı, en güzel örnek olarak bize sunulur. O bize, kadın-erkek ilişkileri konusundaki evrensel ölçüler sunar. Onun bu konudaki örnekliği, bugün de hepimize ışık tutmaya devam ediyor ve o sözleriyle bizi aydınlatmayı sürdürüyor. Tabiî ki ona inanan, ona bağlanan ve onu selamlayanlara. Sevgililer Sevgilisi Hz. Muhammed Mustafa buyuruyor:
"Sizin en hayırlınız, ailesine karşı iyi davrananınızdır. Ben, aileme karşı en iyi davrananınızım. Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı iyi davrananlardır."
"Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlakî bakımdan en güzel olan ve ailesine şefkat ve mülayemetle davranandır." 1
"Kadınlara karşı hep hayır tavsiye edin. Zira onlar sizin yanınızda birer emanettir." 2
"Eşlerinize yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, sakın onları dövmeyin ve onları incitecek çirkin sözler söylemeyin." 3
"Harcayacağın tüm harcamalardan dolayı, Allah'ın izniyle mükâfat alacaksın. Hatta eşinin ağzına verdiğin bir lokmanın bile karşılığını alacaksın." 4
"Sizden biri hem karısını köle gibi döver, hem de utanmadan sarılıp yatar" 5
"Kadınları, ancak kötüleriniz döver" 6 buyuran Hz. Peygamber, bu konuda en güzel örnekliği kendisi sunmuştur.
O, Yüce Allah'ın "Eşlerinizle en güzel bir biçimde geçinin" 7 emrini en güzel bir biçimde uygulamıştır.
O, eşleriyle en güzel bir şekilde geçinmiş, onlara her konuda yardımcı olmuş, ev işlerinde onlara ortak olmuş, onlara asla bir fiske vurmamıştır. Onları hayatlarında ve vefatlarında her zaman hayırla anmıştır.
O, "Ey Aişe, bu gece bana, Rabbime ibadet için izin verir misin?" 8 diyerek nafile ibadet için eşlerinden izin isteyecek kadar ince bir ruha sahiptir. Kadınların çokça dayak yediği günümüz dünyasında, kadını dövmeyi İslam’ın gereği gibi görenler, Hz. Peygamberin bu örnekliğini göz önüne getirmek zorundadırlar.
Peygamberimizin yirmi üç yılda insanlığa tebliğ ettiği dinin özeti mesabesinde olan Veda Hutbesinde de şu önemli cümleler yer almıştır:
"Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız.. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinde hakları vardır..”
Hz. Aişe hakkında "Halkın en sevimlisi kadınlardan Aişe, erkeklerden Ebubekir'dir" diyerek Hz. Aişe'ye ve kayınpederine iltifat etmiştir. Eşlerine karşı son derece yumuşak huylu ve şakacı olan Peygamberimiz, Hz. Aişe ile yarış yapmıştır.
Hz. Aişe'nin hastalığında "Ben sağ iken ölsen de namazını kılıp sana dua etsem" diye latife yapmış, Hz. Aişe de "Beni defnettikten sonra dönüp bir hanımla evlensen, ben yine de seninle olurum!" diyerek karşılık vermişti. Hz. Aişe'nin bildirdiğine göre Peygamberimiz ev işlerinde eşlerine yardım eder, et-kabak doğrar, evi süpürür ve çeşitli hizmetler görürdü. 12 O, eşlerinin yanına güzel kokular sürünerek giderdi.13
Nadir oğullarıyla Hicretin 7. yılında yapılan Hayber savaşında babası ve kocası öldürülerek esir düşen, daha sonra da Hz. Peygamberle evlenen Hz. Safiye "Babamın ve kocamın öldürülmesine neden olduğu halde Allah'ın Rasülü beni hoşnut etti" diyerek Hz. Peygamberin güzelliklerini özetler. Nitekim Peygamberimiz iki dizini birleştirerek durur ve eşi Hz. Safiye onun dizlerine basarak devesine binerdi. Onu 'Yahudi kızı' diye hakir gören kumalarına karşı Hz. Peygamber şunları söylemesini tavsiye etmişti: "Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa'dır." 14
Hudeybiyye anlaşmasında çaresiz kalan Hz. Peygamber eşi Ümmü Seleme ile istişare etmiş ve onun teklifi doğrultusunda hareket etmiş ve problem böylece çözülmüştü. 15 Bir hadislerinde o, şöyle diyordu: “Kendilerini ilgilendiren konularda kadınlarla istişare ediniz…” 16
Hanımları ile arasında ufak tefek tartışmalar olmuş, ama onların hepsini en güzel bir şekilde tatlıya bağlamasını bilmiştir. Eşleri, onun yanında rahatlıkla fikirlerini söyleyebilir ve hatta onunla tartışabilirlerdi.
Sevgili eşi Hz. Âişe’nin dayak konusunda eşinin durumunu şöyle özetlemiştir: “Peygamberimizi ne bir hizmetçiye ve ne de bir kadına vururken asla görmedim. O, mübarek eliyle hiç kimseye asla vurmamıştır.” 17 Kadının dövülmeye devam ettiği günümüz dünyasının bu konuda da onun örnekliğine şiddetle ihtiyacı vardır.
Karı koca olarak can yoldaşlarımız ve hayat arkadaşlarımıza bu mesajlar doğrultusunda bir yaklaşımı esas almalı ve ömür boyu sürecek olan kutlu aile ilişkilerimizi bize ait olmayan, bizim değerlerimizle bağdaşmayan bir tek gün ile geçiştirmekten kurtulmalıyız. Hediyeleşeceksek -ki hediyeleşme Peygamberimizin sünnetidir- onu bu günün dışında daha sık olarak yaşatmalıyız.
Prof. Dr. Ali AKPINAR
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Tefsir Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi
7 Şubat 2009 Cumartesi
CUMARTESİ
Bu sabah ezanı kalktıktan sonra uyku tutmadı namazdan gelen eşim hadi hazırlanın annem geldi kahvaltıya gidelim dedi bizi resmen uyuyauyuya ve sürükleyerek annemlere götürdü hiç bukadar zor gelmezdi bu kansızlık hiçbirşey için istek bırakmadı bende bu sonra sürünerek giden ben elti kuşları görünce güller açtı geceye kadar kapanmadı 23 00 de eve geldik :)annem ışın tedavisi görüyor birde küçük bir yumru daha çıkmış tedavi sırasında boyun bölgesinde ,sürekli hastaneden cenazeler çıktıkça moral olarakta çökme oluyor sanırım ,ama bizim becerikli hatun ordada boş durmamış kendini avutup zaman geçirmek için örgü örmüş neler yapmış neler hastane çeyizimi yaptın deyip güldük ,bu gün hayrunnisaya hareketlerine konuşmalarına çok güldü bana teje(teyze) diyor ,addım (attım),annemmm ,abbacı ,abici,babacımmm,birde küçük erkek nafi paşa aradı onunla telefonda konuştular ,balım onuda özledik sesine bile çığlıklar koptu evde hayrunnisa çok heyecanlıydı söyleyebildiği ve söyleyemediği bütün şirin dilini kullandı :)karşı tarafta aynen rabbimden bukadar güldüğümüz için af diliyorum ama çok güzeldi kahkalarla güldüm onları çok seviyorum tüm elti kuşları gurbet kuşunuda sakın kıskanma o hülüşün işi :)Rabbim seni çok seviyorum ,peygamber efendimizi çok seviyorum ,ailemi çok seviyorum................................. ,blog arkadaşlarımı çok seviyorum :)kendi sevginden fazla sevgileri terbiye etmeyi nasip eyle .
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)