Ev bizim evimizdir. Yuva bizim yuvamızdır ve bizlere yakışır şekilde olmalıdır. Tertip¸ düzen ve temizlik eşyanın lüks ve çokluğuyla alakalı değil¸ bizim ruh dünyamızın zenginliği¸ duygu ve hassasiyetimizin varlığı¸ estetik anlayışımızın düzgünlüğü¸ temizliğin imanımızdaki yeri ile alakalıdır.
Ev hanımı da olsak¸ çalışıyor da olsak¸ öğrenci de olsak tertipli-düzenli olmalıyız. Dağınık¸ düzensiz¸ pasaklı asla olmamalıyız. Yaptığımız iş çok güzel de olsa dağınıklık ve pasaklılık o işin kıymetini ve değerini alır¸ götürür. Elbise veya ev temizliği denilince¸ lüks ve pahalılık anlaşılmamalıdır. Sadeliğin kendine has bir güzelliği ve olgunluğu vardır. Nice yeni eşyalar almaya gücü yetmeyen fakir insanlar evlerini öyle tertip ve düzen içerisinde tanzim etmişlerdir ki¸ içeri girildiğinde insanın içini açar¸ orada yaşayanlara ayrı bir ferahlık verir. Ve nice maddî durumu iyi¸ kabiliyetli ve zekî insanlar da vardır ki¸ dağınıklıkları¸ düzensizlikleri ve pasaklılıkları yüzünden hiçbir işte başarılı olamazlar. "Eskiler erdemin ışığı ile ortalığı aydınlatması için önce devlet işlerini yoluna koyarlardı. Devlet işlerini yoluna koyabilmek için de önce ev işlerini yoluna koyarlardı. Ev işlerini yoluna koyabilmek için kendi kendilerine çekidüzen verirlerdi. Kendilerine çekidüzen verebilmek için önce düşüncelerini yoluna koyarlardı. Düşüncelerini yoluna koyabilmek için ise önce bilgi eksikliklerini giderirlerdi." (Konfüçyüs)
Evlerimiz her zaman tertipli¸ düzenli ve temiz olmalıdır. Her an çok önemli bir misafirimiz gelecek gibi tedbirli olmalıyız. Günün ne getireceği belli olmaz. Ola ki hiç beklemediğimiz bir zamanda¸ hiç ummadığımız bir misafir kapımızı çalabilir. Atalarımız: " Aslan yattığı yerden belli olur." diyerek konunun önemini vurgulamışlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de evlerin temizliğine büyük önem vermiş ve; "Allah güzeldir ve güzeli sever¸ cömerttir ve cömerdi sever¸ kerimdir ve kerimi sever¸ temizdir ve temizi sever. Evlerinizin çevresini temizleyin..." (Tirmizi¸ edeb 41) buyurmuşlardır. Elbette çocukların hali ve çocuklu evlerin durumu az-çok bilinir. Ancak bu durum sürekli ihmal edilmeye sebep gösterilerek pasaklılık ve dağınıklık alışkanlık haline getirilmemelidir. Evde sağlığa uygun bir ortamın varlığı muhafaza edilmelidir.
İnsanlar yaşadıkları mekanları temiz ve estetik yönünden göze hoş gelecek şekilde dizayn ve muhafaza etmelidir. Ayrıca Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de içinde kendi adının anıldığı evlerde bir nur olduğunu haber vermiştir. (Nur suresi¸ 36) Bu sebepledir ki¸
iman edenlerin yaşadıkları¸ çalıştıkları¸ bir araya gelip ibadet ettikleri¸ Allah'ı zikrettikleri tüm mekânlar birer mescit niteliğindedir ve oralarda Allah'ın nuru bulunmaktadır. Allah'ın adının anıldığı her yer temiz olmak zorundadır.
Kur'an-ı Kerim'de cennette bulunan insanların durumlarının bildirildiği bir ayette: "Sanki (her biri) sedefte saklı inci gibi tertemiz¸ pırıl pırıl" oldukları haber verilmiştir. (Tur suresi¸24). Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hadislerinde ise:"İslâm temizdir. O halde siz de temizleniniz¸ zira cennete ancak temiz olanlar girer." (Keşfü'l-hafa¸1¸288) Ayrıca¸ "vücutlarınızı temiz tutunuz; Allah¸ sizi temiz kullarından eylesin." (muhtar-ul Ehadis 737). Yine bir başka hadiste¸ "Elbiselerinizi yıkayınız¸ traş olunuz¸ dişlerinizi temiz tutunuz¸ güzel ve temiz olunuz."buyrulmaktadır. Bu ayet ve hadisler doğrultusunda kişisel bakım ve temizliğimize ne denli önem vermemiz gerektiği apaçık ortadadır.
Toplu kalınan yerlerdeki tertip ve düzen¸ kul hakkı açısından bakıldığında da çok önemlidir. Düzensiz ve dağınık yaşayanlar diğer insanları rahatsız eder. Dağınıklık ince düşünceli ve hassas insanlarda huzursuzluğa sebebiyet verir. Dağınık insan kendi halinden rahatsız olmayabilir. Lakin bu dağınıklık bir başkasını rahatsız ediyor ve onda gerilim yapıyorsa¸ buna sebebiyet veren insan kul hakkına girmiş olur. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.) bir mezarın kazılması sırasında elinde kazma bulunan şahsa işaret ederek; "Şuraya iki kazma vursanız" gibi bir söz söyler. O sahabe ise¸ "Bu şekilde kalmasının bir mahzuru mu var Ya Resulallah?" deyince¸ Efendimiz:" gözü tırmalıyor." buyurur. Bazı insanlar ise "başkası yapsın " veya "bana ne" duygusuyla hareket eder¸ vurdumduymaz davranarak işin ucundan tutmaz. Bu durum¸ karşısındaki insanlara hakaret ve çok büyük saygısızlık¸ aynı zamanda kul hakkına riayet etmemektir. İç ve dış temizlik İslâm'ın emirlerinden olup¸ kendimizin¸ çocuklarımızın¸ evimizin ve çevremizin temizliğine ve düzenine çok dikkat etmeliyiz. Ancak; aşırı tertipli ve düzenli olmak adına¸ hastalık haline getirmemeliyiz. Mü'minin bedeni elbisesi¸ evi¸ işyeri¸ bulunduğu ortam temiz ve görüntüsü göze hitap etmelidir. Görenin gönlüne ferahlık¸ içine girene huzur vermelidir. Bu durum aile fertlerimizin ve çevremizin sağlık ve sıhhati¸ huzur ve mutluluğu¸ birlik ve beraberliği açısından son derece önemlidir. Mü'min her zaman her şeyiyle örnek olmalıdır. Hal ve hareketleriyle¸ konuşmasıyla¸ cana yakınlığıyla¸ güler yüzüyle¸ kullandığı ifadelerle¸ giyiminin düzgünlüğü¸ endamının uyumluluğu ve olgunluğu açısından takdir toplamalıdır. Zevk anlayışı ve fıtrata güzel gelen şeyleri seçiciliğiyle¸ dostluğu aranılır insan olmalıdır.
Bir insanın çocukluktan itibaren düzenli bir hayata alıştırılması¸ gelecekte alacağı sorumlulukları tam olarak yerine getirmesi açısından çok önemlidir. Çocuğun içinde yaşadığı ailenin bir kuralı¸ düzeni varsa ve çocuk büyüklerinden bir nizam ve intizam görüyorsa onun hayatı da evde ve dış çevrede düzenli olarak devam eder. Aksi takdirde bu durum onların ruhlarına işler¸ evden aldığı uyumsuzluğu ve düzensizliği gittiği yere götürür ve hep huzursuzluk kaynağı olur. İnsan kendisini takvime ve saate göre programlı bir hayata alıştırmışsa¸ o insan bulunduğu yerin tertip ve düzeni konusunda da hassas davranır. Bu durum davranışlarından ibadetlerine kadar her şeye yansıyacaktır.
Ev bizim evimizdir. Yuva bizim yuvamızdır ve bizlere yakışır şekilde olmalıdır. Tertip¸ düzen ve temizlik eşyanın lüks ve çokluğuyla alakalı değil¸ bizim ruh dünyamızın zenginliği¸ duygu ve hassasiyetimizin varlığı¸ estetik anlayışımızın düzgünlüğü¸ temizliğin imanımızdaki yeri ile alakalıdır.
| Kevser BAKİ somuncu baba ilim kültür ve edebiyat dergisi
30 Temmuz 2011 Cumartesi
İNSANÎ İLİŞKİLERDE ÖLÇÜ NASIL OLMALI?
İçi ile dışı farklı olan insanlar stres içindedir. İkiyüzlü olmak sağlıksız bir kişilik özelliğidir. İç huzuru olan bir insan kendisi ve çevresiyle barışık yaşar. Güvensiz toplumlarda stres daha çok görülür. Anne-baba çocuğuna¸ çocuk anne-babaya¸ öğretmen öğrencisine¸ öğrenci de öğretmenine güven duymaz. Sadi Şirazî: "İnsanlarla ilişkilerin ateşle ilişkin gibi olsun¸ çok uzaklaşırsan donar¸ çok yaklaşırsan yanarsın." diyor. Öyleyse insanlarla ilişkilerimizin düzeyli ve dengeli olması gerekir.
--------------------------------------------------------------------------------
İçi ile dışı farklı olan insanlar stres içindedir. İkiyüzlü olmak sağlıksız bir kişilik özelliğidir. İç huzuru olan bir insan kendisi ve çevresiyle barışık yaşar. Güvensiz toplumlarda stres daha çok görülür. Anne-baba çocuğuna¸ çocuk anne-babaya¸ öğretmen öğrencisine¸ öğrenci de öğretmenine güven duymaz. Sadi Şirazî: "İnsanlarla ilişkilerin ateşle ilişkin gibi olsun¸ çok uzaklaşırsan donar¸ çok yaklaşırsan yanarsın." diyor. Öyleyse insanlarla ilişkilerimizin düzeyli ve dengeli olması gerekir.
İnsanoğlu hem ait olmak¸ hem de bağımsız olmak ister. Birey olmak ve ait olmak ihtiyacı ne kadar dengeli ise¸ kişiler de o derece enerjik ve mutludur. Bağımsız hareket edemeyen insan mutsuzdur. Toplumlardan ayrı kalmış insanlarında mutlu olamadıklarını biliyoruz.
İnsanoğlu çevresinden hem saygı görmek hem de kendisine değer verilmesini ister. Çocuğun gelişmesinde ona verilen değer çok önemlidir. Çocukla göz göze gelmek için aynı hizaya inerek konuşmak¸ yürürken onun yürüyüşüne göre yürümek ona değer verdiğimizi gösterir. Bunu gören çocuk da mutlu olur. Çocuklara sen varsın ve bizim için çok değerlisin mesajı verilirse çocukların kendine güveni artar. İnsanlar birbirine değer verdikleri zaman iletişim başlamış olur.
Sorumluluk nedir¸ sorusuna¸ kişinin kendisini hesap vermeye hazır hissetmesi halidir diyebiliriz. Bir anne-baba çocuğunun yetişmesinden tutunda kişiliği¸ yaptıkları ve yapamadıkları hakkında hesap verebiliyorsa bu anne-babaya sorululuğunu anlamış ve kavramış diyebiliriz. İnsanın kendi kendine hesap verebilmesi hem kendisi¸ hem ailesi¸ hem de toplum için yararlıdır.
Sorumluluk¸ öğrenme ile oluşur. Çocuk olduğu gibi kabul edilerek¸ yargılanmadan büyütülürse kendini kabul eder. Çocuğun hoşuna gidecek örneğin; "Yanıma gel canım¸ bu gün seni çok daha güzel gördüm¸ gel seni bir öpeyim" denmesi onu mutlu eder. Çocuk evde kendisine değer verildiğini hisseder. Böyle çocuklar atak ve girişken olur. Eleştirilen¸ azarlanan çocuk ise güvensiz ve mutsuz olur.
Değerliyim duygusuyla yetiştirilen çocuklarda aşağılık duygusu oluşmaz. Öğretmen bütün öğrencilerin öğretmenidir. Birine karşı gösterdiği davranışı diğer öğrencilerine de göstermesi gerekir. Sadece bir öğrencisiyle yakından ilgilenip hal hatır sorması diğer öğrencileri üzer¸ onlarda aynı davranışın kendilerine yapılmasını ister. Velilerin de öğretmenin kendisini değerli görmesi için¸ öğretmenle iyi ilişkiler içerisinde olup¸ çalışmalarını takdir edip desteklemesi gerekir. İnsanın kendine duyduğu öz güven başarısını artırır. Akıllı insan kendini hesaba çeker¸ yaptığı yanlışlardan dersler çıkarır.
Sevilmek¸ çocuğun gelişimi için en temel bir gıdadır. Sevilen bir çocuk iyi yetiştirilen bir çiçek gibi gelişir. Sevilmeyen çocuk¸ bakımsız çiçek gibi solar kurur. Çocuk sevildiğini iki şeyde arar. Birinci olarak "Annem-babam beni özlüyor mu?" İkinci olarak da "Annem babam benimle zamanını paylaşır mı?" Çocuklar oynamak konuşmak ve ilgi görmek ister. Baba eve yorgun da gelse annenin işi de olsa çocuğunu dinlemeli ona zaman ayırıp konuşmalıdır.
Okuldan gelen çocuğunuza; "Dersine çalıştın mı?¸ Ödevlerini yaptın mı?" yerine¸ "Bu gün okulda neler yaptın? Anlat bakalım." demeliyiz. Çocuğumuzla günde en az on beş dakikamızı¸ hafta sonunda da birkaç saati birlikte geçirmeliyiz. Sevgi tüm kapıları açar.
Öğretmenin sınıfa güler yüzle girerek¸ "Günaydın çocuklar! Nasılsınız¸ iyi misiniz?" diye sorması¸ derse başlamadan güncel olayları değerlendirmesi önemlidir. Öğretmenin bilgi vermekten daha çok öğrencilerini tanıyarak¸ onların iç dünyalarına hitap etmesi gerekir. Eğitimin gerçek amacı da budur.
Dinleme en önemli iletişim aracıdır. İnsanlar birbirini dinlerken kendilerini bulur¸ kim olduklarını anlarlar. Onun için gerek ailede¸ gerekse okulda çocuğun dinlenmesi gerekir. Bu sayede de çocuk gelişmiş olur. Dinlenilmeyen çocuk aileden kopar¸ kötü arkadaş edinerek yanlış ve pis işler sonucu suç işler. Gençlerini dinlemeyen toplum ancak suç işledikleri zaman onları görür. Bu yüzden de hapishaneler¸ sokaklar¸ köprü altları tinerci¸ balici ve kapkaççılarla doludur.
Kötüye gitmek kolaydır. İyiye gitmek¸ iyi insan olmak¸ hayırlı işler yapmak¸ çalışmak ve azim ister. Sevgi bir yaşamdır¸ sevgi bir insanın olabileceğinin en iyisi olması¸ gelişmeye¸ mutluluğa kendisini adamasıdır. İnsan özünün onurlandırılmadığı yerde sevgi yoktur¸ insanı insan yapan kalbindeki sevgidir. Sevgi insan onurunu yüceltir¸ geliştirir.
Yaptığımız işi önemsemeli¸ severek yapmalıyız ki¸ başarılı olalım. Öğretmen olmaya karar verecek kişi¸ niçin öğretmen olmak istediğini¸ nasıl öğretmenlik yapmak istediğini¸ öğretmenlikle neleri gerçekleştirmek istediğini düşünmeli¸ araştırıp karar vermeli¸ karar verdikten sonra da şikâyet etmeden kolları sıvayıp var gücüyle çalışmalıdır.
Öğretmenin öğrencisinin aklını doyurması yetmiyor¸ onun ruhunu da doyurması gerekiyor. Öğretmen affedici olmalı¸ bunu sadece dil ile değil¸ davranışlarıyla da göstermelidir. Gönülden affetmek gönül zenginliği ister¸ gönülden affedenler gönül yolcusu olup¸ gönlünün sesini dinleyenlerdir. Bunları yapabilen öğretmenler yıllar geçse de öğrencilerinin gönlünde çok güzel anılarla kalıyor ve hatırlanıyorlar.
| Ali ÖZKANLI SOMUNCU BABA Aylık kültür edebiyat dergisi
--------------------------------------------------------------------------------
İçi ile dışı farklı olan insanlar stres içindedir. İkiyüzlü olmak sağlıksız bir kişilik özelliğidir. İç huzuru olan bir insan kendisi ve çevresiyle barışık yaşar. Güvensiz toplumlarda stres daha çok görülür. Anne-baba çocuğuna¸ çocuk anne-babaya¸ öğretmen öğrencisine¸ öğrenci de öğretmenine güven duymaz. Sadi Şirazî: "İnsanlarla ilişkilerin ateşle ilişkin gibi olsun¸ çok uzaklaşırsan donar¸ çok yaklaşırsan yanarsın." diyor. Öyleyse insanlarla ilişkilerimizin düzeyli ve dengeli olması gerekir.
İnsanoğlu hem ait olmak¸ hem de bağımsız olmak ister. Birey olmak ve ait olmak ihtiyacı ne kadar dengeli ise¸ kişiler de o derece enerjik ve mutludur. Bağımsız hareket edemeyen insan mutsuzdur. Toplumlardan ayrı kalmış insanlarında mutlu olamadıklarını biliyoruz.
İnsanoğlu çevresinden hem saygı görmek hem de kendisine değer verilmesini ister. Çocuğun gelişmesinde ona verilen değer çok önemlidir. Çocukla göz göze gelmek için aynı hizaya inerek konuşmak¸ yürürken onun yürüyüşüne göre yürümek ona değer verdiğimizi gösterir. Bunu gören çocuk da mutlu olur. Çocuklara sen varsın ve bizim için çok değerlisin mesajı verilirse çocukların kendine güveni artar. İnsanlar birbirine değer verdikleri zaman iletişim başlamış olur.
Sorumluluk nedir¸ sorusuna¸ kişinin kendisini hesap vermeye hazır hissetmesi halidir diyebiliriz. Bir anne-baba çocuğunun yetişmesinden tutunda kişiliği¸ yaptıkları ve yapamadıkları hakkında hesap verebiliyorsa bu anne-babaya sorululuğunu anlamış ve kavramış diyebiliriz. İnsanın kendi kendine hesap verebilmesi hem kendisi¸ hem ailesi¸ hem de toplum için yararlıdır.
Sorumluluk¸ öğrenme ile oluşur. Çocuk olduğu gibi kabul edilerek¸ yargılanmadan büyütülürse kendini kabul eder. Çocuğun hoşuna gidecek örneğin; "Yanıma gel canım¸ bu gün seni çok daha güzel gördüm¸ gel seni bir öpeyim" denmesi onu mutlu eder. Çocuk evde kendisine değer verildiğini hisseder. Böyle çocuklar atak ve girişken olur. Eleştirilen¸ azarlanan çocuk ise güvensiz ve mutsuz olur.
Değerliyim duygusuyla yetiştirilen çocuklarda aşağılık duygusu oluşmaz. Öğretmen bütün öğrencilerin öğretmenidir. Birine karşı gösterdiği davranışı diğer öğrencilerine de göstermesi gerekir. Sadece bir öğrencisiyle yakından ilgilenip hal hatır sorması diğer öğrencileri üzer¸ onlarda aynı davranışın kendilerine yapılmasını ister. Velilerin de öğretmenin kendisini değerli görmesi için¸ öğretmenle iyi ilişkiler içerisinde olup¸ çalışmalarını takdir edip desteklemesi gerekir. İnsanın kendine duyduğu öz güven başarısını artırır. Akıllı insan kendini hesaba çeker¸ yaptığı yanlışlardan dersler çıkarır.
Sevilmek¸ çocuğun gelişimi için en temel bir gıdadır. Sevilen bir çocuk iyi yetiştirilen bir çiçek gibi gelişir. Sevilmeyen çocuk¸ bakımsız çiçek gibi solar kurur. Çocuk sevildiğini iki şeyde arar. Birinci olarak "Annem-babam beni özlüyor mu?" İkinci olarak da "Annem babam benimle zamanını paylaşır mı?" Çocuklar oynamak konuşmak ve ilgi görmek ister. Baba eve yorgun da gelse annenin işi de olsa çocuğunu dinlemeli ona zaman ayırıp konuşmalıdır.
Okuldan gelen çocuğunuza; "Dersine çalıştın mı?¸ Ödevlerini yaptın mı?" yerine¸ "Bu gün okulda neler yaptın? Anlat bakalım." demeliyiz. Çocuğumuzla günde en az on beş dakikamızı¸ hafta sonunda da birkaç saati birlikte geçirmeliyiz. Sevgi tüm kapıları açar.
Öğretmenin sınıfa güler yüzle girerek¸ "Günaydın çocuklar! Nasılsınız¸ iyi misiniz?" diye sorması¸ derse başlamadan güncel olayları değerlendirmesi önemlidir. Öğretmenin bilgi vermekten daha çok öğrencilerini tanıyarak¸ onların iç dünyalarına hitap etmesi gerekir. Eğitimin gerçek amacı da budur.
Dinleme en önemli iletişim aracıdır. İnsanlar birbirini dinlerken kendilerini bulur¸ kim olduklarını anlarlar. Onun için gerek ailede¸ gerekse okulda çocuğun dinlenmesi gerekir. Bu sayede de çocuk gelişmiş olur. Dinlenilmeyen çocuk aileden kopar¸ kötü arkadaş edinerek yanlış ve pis işler sonucu suç işler. Gençlerini dinlemeyen toplum ancak suç işledikleri zaman onları görür. Bu yüzden de hapishaneler¸ sokaklar¸ köprü altları tinerci¸ balici ve kapkaççılarla doludur.
Kötüye gitmek kolaydır. İyiye gitmek¸ iyi insan olmak¸ hayırlı işler yapmak¸ çalışmak ve azim ister. Sevgi bir yaşamdır¸ sevgi bir insanın olabileceğinin en iyisi olması¸ gelişmeye¸ mutluluğa kendisini adamasıdır. İnsan özünün onurlandırılmadığı yerde sevgi yoktur¸ insanı insan yapan kalbindeki sevgidir. Sevgi insan onurunu yüceltir¸ geliştirir.
Yaptığımız işi önemsemeli¸ severek yapmalıyız ki¸ başarılı olalım. Öğretmen olmaya karar verecek kişi¸ niçin öğretmen olmak istediğini¸ nasıl öğretmenlik yapmak istediğini¸ öğretmenlikle neleri gerçekleştirmek istediğini düşünmeli¸ araştırıp karar vermeli¸ karar verdikten sonra da şikâyet etmeden kolları sıvayıp var gücüyle çalışmalıdır.
Öğretmenin öğrencisinin aklını doyurması yetmiyor¸ onun ruhunu da doyurması gerekiyor. Öğretmen affedici olmalı¸ bunu sadece dil ile değil¸ davranışlarıyla da göstermelidir. Gönülden affetmek gönül zenginliği ister¸ gönülden affedenler gönül yolcusu olup¸ gönlünün sesini dinleyenlerdir. Bunları yapabilen öğretmenler yıllar geçse de öğrencilerinin gönlünde çok güzel anılarla kalıyor ve hatırlanıyorlar.
| Ali ÖZKANLI SOMUNCU BABA Aylık kültür edebiyat dergisi
29 Temmuz 2011 Cuma
Evlerimize Dönelim Artık
Mübarek Ramazan ayı, Receb ayından itibaren duâlar ile kavuşmayı beklediğimiz mukaddes bir ay... "Allâh'ım! Receb ve Şaban ayını bizim için mübârek, bereketli kıl; bizleri Ramazan ayına ulaştır." buyuran Peygamber Efendimiz'in duâsı ile dillerimiz, gönüllerimiz şenlenir. Mübârek iki ay boyunca, kim bilir kaç kez bu duâyı tekrarlar dururuz.
Allah nasip eder, mübarek Ramazan ayına kavuşuruz. Kavuşmak harika bir duygudur biliriz de, kavuşunca neler yaparız? Belli ki, Peygamber Efendimiz, bu duâda Ramazan ayına kavuşmayı, sanki bir sevgiliye duyulan iştiyâk ve aşk ile ister. Ve bekler Ramazan ayının gelmesini hasretle...
Kişi, sevgilisine kavuşunca ne yapar? Sevgili bu; herkes bütün hissiyâtını iç âleminde yaşamak ister. Sevgili, topluca paylaşılmaz. Baş başa hasret giderilir. Birebir her ânı onunla birlikte sindire sindire geçirmek ister sevenler, birbirine hasret çekenler... Biz Ramazan ayına hasret çekerken, o mübârek ay da bize hasret çeker. Çünkü hissedilen duygular, tek başına ve karşılıksız değildir. Ne kadar müslüman var ise yeryüzünde, o kadar çok sevdiği ile tek tek hasret giderir Ramazan ayı...
İlk Ramazan gecesinin terâvih namazı ile gerçekleşen buluşma, son iftar yemeğinde vedâlaşma ile sona erer. Herkes, aşkı büyüklüğünce hisse alır Ramazan ayının bereketinden... İç dünyamızda sadece bizim, genelde herkesin mübârek ayı olan Ramazan ayı, pek de nazlıdır. Sevdiği kişiden gördüğü ilgi, sevgi, muhabbet kadar, feyiz, bereket, mağfiret, merhamet kapılarını açar. Öyle ki, her Ramazan ayına kavuşan, onu hakkıyla idrâk etmiş olmaz. Nice şey vardır ki; kıymetini bilemeden, önemini fark edemeden, değerlendiremeden ellerimizin arasından akar gider. Hele de Ramazan, çok çabuk geçer, son gün gönlümüzde hissettiğimiz bir pişmanlık ve hasret içinde bizleri terk eder.
"Seven, sevdiğine ihtirâm eder." der dilimiz... Ramazan ayını bir sevgili bekler gibi bekleyen ve ona gerektiği gibi hürmet eden Allah Rasûlü'ne bakınca gözlerimiz; bizim şu modern zamanda, popüler kültürün şuursuz yönlendirme ve özentileriyle bu mübârek ayı nasıl da heder ederek tükettiğimizi görürüz.
Son on yıldır, iftar çadırları ile bir değişim baş gösterdi. İkindi namazı ile birlikte girilen iftar kuyrukları... Bir de iftar çadırları, şehrin merkezinde olduğu için kat edilen mesafelerle öldürülen zaman da işin içine girince, iki kat artan yorgunluklar, cadde ortalarında uzayıp giden kuyruklar, yatsı ezânının okunmasına dakikalar kala hâlâ çadıra girememiş oruçlular... Akşam namazını, terâvih namazı öncesi, hemen bir câmide kılıp "madem dışarıdayız, zamanımızı değerlendirelim; varsa bir Ramazan etkinliği ona da katılıp eve öyle gidelim" düşüncesi ve "geç kalırsak salonda yer bulamayız" endişesi ile bu gösteriler uğruna fedâ edilen cemaat namazları... Eğlendirici etkinlik (!) merkezleri; kadınlar, erkekler, çocuklar, kalabalıklar... Geç saatlerde eve dönüş ve:
"-Yorgunluğun adını «gezme» koymuşlar!.." diyen büyüklerimizi doğrulayan yorgunluk...
Belki başlangıç itibariyle iftar açmaya eve yetişemeyen kimselerin, sokak ortasında iftar edebilmeleri için başlatılmış bir faaliyet gibi görünse de iftar çadırları, sonraları sırf o çadırda iftar edebilmek için evinden erken saatlerde çıkıp gelen halk ile dolup taşmaya başladı. Çadır iftarcıları, hep aynı sözü söylerler:
"-Bir değişiklik olsun dedik ve bu gün iftarı bu çadırda açmaya karar verdik..."
Bir değişiklik olsun düşüncesi ile, ihtiyaç sahibi ya da ihtiyaç sahibi olmamak fark etmeden doldurulan iftar çadırları... Acaba "bedava yemek, baldan tatlıdır" inancı ya da "bir günlük yemek pişirmekten kurtulurum" rahatlığı mı?! Ya da sadece kuru bir merak mı? Meselâ "Bir de biz deneyelim dedik, acaba nasıl bir şeymiş, sokak ortasında iftar etmek!.." düşüncesi mi, buralara insanları çeken duygular?!
Gerçekten ihtiyaç sahibi değilsek şayet, hangi niyet ile gidersek gidelim, her biri zaman kaybı, yorgunluk, mâneviyât bölünmesinden başka bir şey kazandırmayan üstelik nice fukarânın hakkını yemenin vebâliyle neticelenen gayretler...
Ramazan ayını sokaklarda geçirmeyi sevdik bizler... Sevgilimizle sokaklarda zaman geçiriyoruz. Sokaklar, bütün dikkat ve ilgimizi dağıtıp bölünmüş ilgilerle, darmaduman hissiyatlarla ömrümüzü törpüleyip bitiriyor.
Ramazan ayında illâ bir eğlence tertip edilmeliymiş gibi yarış içinde yerel yöneticiler... Eskinin direkler arasını mı canlandırmak isterler bilinmez de, kültürümüzün hatırlatılması, çocuklarımıza eski Ramazanlar nasıl olurmuş diye göstermek için yapılmış gibi görünse de Ramazan ayının rûhundan çok uzak faaliyetler maalesef bunlar...
Asıl olan, İslâmî kültür adı altında eğlenmek değil, cehennemden kurtuluşa vesile olan Ramazan ayını ibadetlerle değerlendirmek ve Allah Rasûlü'nün bu bereketli günleri nasıl değerlendirdiğine bakarak öğrenmek lâzım... Asr-ı saâdete bakınca hânelerde ve mescidlerde değerlendirilen ve sokaklardan, eğlencelerden alışveriş merkezlerinden çok uzakta geçirilen Ramazan günlerini müşâhede ediyoruz.
Kölelerin dahî işlerinin mümkün mertebe hafifletildiği, herkesin Ramazan ayından azamî istifade ile zamanlarını Allah ile baş başa geçirmelerini sağlama esasının gözetilmesi... Bir sabah, bir de ikindiyi müteâkip Kur'ân tilâvetleri... Yapılan özel duâlar, verilen sadakalar... Sadece insanlara hizmet etmek için, onların ihtiyaçlarını karşılamak için evlerden ayrılışlar... Gündüz bedeni de, rûhu da yormadan, evde ne varsa, abartıya kaçmadan hazırlanan iftar yemekleri... İftara dâvet edilen garipleri de, eş-dostları da aynı ilgi, sevgi ve heyecanla karşılayıp, onlara hizmet etmenin ibâdet sevabı olacağı düşüncesiyle hazırlanan ifrat ve tefritten uzak yemekler...
Câmide ya da evde kılınan teravih namazlarından sonra, istirahate çekilip seher ve sahur için beden ve rûhu hazırlama gayretleri... Çünkü sahur ile yeni bir Ramazan günü başlayacak ve bu mübârek gün namazlar, zikirler, duâlar ve tesbihler ile taçlanacak.
Büyükşehirler... Panayır yerine çevrilen o güzelim tarihî selâtin câmiler... Ayakta tüketilen her türlü yiyeceklerin satanların, çeşit çeşit yemek kokularının her tarafı kapladığı mukaddes mekânlar... Tülbentten tutun da hediyelik eşyaya kadar bilumum işportacıların arasına sıkışmış "Güllü Yâsîn" denilen kısa sûre ve duâların bulunduğu kitap satıcıları da var tabiî ki... Bir de bunların teşhir edildiği en kabasından tasarlanmış gecekondu misali zarâfetten uzak dükkânlar... Kalabalık, karmakarışıklık ile ne rûhumuzun, ne de gönlümüzün kaldıramayacağı sahneler, bütün Ramazan boyunca devam eder oldu.
Ya da bakıyoruz çadır misâli kurulu bir yerde senit, oklava, saç börekleri arasında bir iftar açımı, arkasından pek de bir revaçta olan kıl çadırlarda mûsiki dinletileri, nargile fokurtuları arasında devam eden sözde entelektüel sohbetler, dünyayı kurtaracak muhabbetler... Konuşma sırası bana gelse de bütün bilgilerimi döküversem, böylece meydan entel görse edâsında kadın-erkek dindar arkadaş toplulukları harmanlanır oldu Ramazan gecelerinde... Anne ve babaları, tek başlarına evlâtlarını beklese de, şimdi zaman böyle... Sonra dindar (!) arkadaşlar, birbirlerini bırakırlar evlerine...
Bir de evde ne pişirdiyse, piknik sepetine doldurup sanki pikniğe gidiliyormuş gibi konu komşu toplanıp câmi avlusuna koşup, serilen örtülerin üstünde sokak aralarına kadar taşan farklı bir iftar yapma türü çıktı ki, bunun neresi, nasıl anlatılır bilemedim? Herkes birbirinin yemeğini görür, sokaktan geçen hepsini görür... Amaç büyük bir câmi avlusunda bir araya gelip o câmide namaz kılmak deseler de; nerede görülmüş üç büyük mescidin hâricinde mescidler için böylesi konu komşu toplanıp bir araya gelmeler? Ramazan'ın sadece bir günü değil, her Allâh'ın günü iftarını aynı şekilde açan insanlar hiç de az değil... Gül, eğlen, oyna, çocuklar koşsun, koşuştursun piknik alanı mübârek... Beslenme çantaları ellerde, sokaklarda geçen iftarlar... İftar mı ediyoruz, gönül mü eğlendiriyoruz, bu konu ayrıca değerlendirilmeli...
Çok içi sıkılan bir toplum olduk. Evlerimiz bizlere dar gelir oldu, misafirlerimizi evlerimizde değil de Paşa konaklarında, dâvet verenlere hizmet etmek için ayarlanmış özel ve tarihî yerlerde ağırlar olduk. Artık yemekleri biz pişirmiyoruz; konaklar, köşkler, sosyal tesislerdeki görevliler pişiriyor, misafirlerimizi onlar ağırlıyor, biz sadece paralarını veriyoruz.
Paşa konağında bir iftar dâveti; adı bile büyük...
Pek de yayıldı bu anlayış... Duyuyoruz ki birisi iftar yemeği veriyormuş; hemen soruyoruz:
"-Nerede veriyor iftar yemeğini?"
"-Soru mu bu? Evinde veriyordur tabiî ki..."
Hayır efendim! Ne evi; biz çalışan insanlarız, hem insanlara iftar ettirme ibâdetinden mahrum olmayız, hem de popüler kültürün gittiği yerlerde iftar ederiz. Kadınlar ve erkekler süslenerek gelirler. Düğün havasında dâvetler... Bir kahve içiminden, derin sohbetlerden sonra çıkar terâvihimizi de kılarız, gece yarılarından sonra ver elini evimiz... Zamansızlıktan yakınırken zamanı nasıl da tüketiveririz. İşin güzel tarafı da var tabiî ki; evimiz kirlenmedi, evin hanımı yorulmadı, eş dost da Paşa konağında iftar açma şansını yakaladı. Bir taşla onlarca kuş vurduk.
Eski zamanlarda kalmış evlerde iftar dâvetleri vermek... Büyük şehirlerde hayat, artık böyle...
Kimi ana-babalar on bir ay durur durur çocuklarını hiçbir sosyal faaliyete götürmez, geçmişin "direkler arası" etkinliklerini göstermek için gölge oyunu ve benzeri eğlencelere, konserlere götürmek geliverir akıllarına, Ramazan ayının en güzîde, en kıymetdâr saatlerinde...
Gece yarılarına kadar açık dükkânları gezer kadınlar, kocaları ile birlikte... Ramazan ne güzel geçiriliyor öyle sokaklarda, çarşılarda, sözüm ona dolan taşan, bir izdiham içinde câmi avlularında...
Mâneviyât, huzur; kişilerin hânesinde olmalı iken, mâneviyât ve sokak birlikteliği pek bir tutuldu memleketimizde...
Geleneksel âile yapısını hâlâ devam ettiren, şehrin eşrâfından olanların iftar dâvetleri ise, tribleks ya da dubleks evlerinde büyük bir ihtişam içinde, dünya kadar paraya satın alınmış yemek takımları, örtüler arasında, bir değil, en az on çeşitten müteşekkil sofralarda, tam da:
"-Şânımıza yakışan dâvet, ancak böyle olur, dostlar bir iftar görsün!.." havası ve gösterişi içinde...
Tabiî imkânı geniş olduğu kadar, sofrası da, gönlü de geniş, sofrasında zengin-fakir herkesin yer bulabildiği zenginlerimizi tenzih ediyoruz. Onlar, birilerine bir şeyler göstermenin derdinde değiller... Onlar, Rablerinin kendilerine sunduklarını, onun kulları ile paylaşmanın sevincini yaşıyorlar. Ama bu sofralarda bile riyâ ve israf sınırlarına azami dikkat göstermek gerekiyor. Sofraları, iğne atsan düşmeyecek şekilde doldurup da sonra yenilmeyen her şeyi çöpe atmak, az bir vebal mi? Hele bir gün boyunca ağzına tek lokma bulamayacak kadar açların bulunduğu bu dünyada...
İllâ bir gösteriş derdinde olmak ile tamamen huşûlu, mütevâzi ibâdetler isteyen mübârek Ramazan ayı, ne büyük tezatlar içinde... Namaz kılmak için bir gıdım nefese muhtaç midelerle ne de güzel ibâdet edilir, ama tıka basa dolu midelerin ağırlığı ve ter içinde...
Kadınlar farklı faaliyetlere katılır oldular Ramazan gecelerinde, erkekler ayrı faaliyetlere... Çocuklar ise, devamlı anneleri ile birlikte... Arabalarına kurulan beyler ve hanımlar, akşam üzeri arabaları ile trafikte... Kim sorarsa, Ramazan'ı değerlendiriyoruz!..
Hani biz, on bir aylık bir hasret ile beklediğimiz, sevgilimiz ile bir arada, baş başa ve huşû içinde geçirecektik vakitlerimizi?!. Yine birbirimizle, eğlenceler, panayır, fuar gezileri ile sevgiliyi bekleterek, başka şeyler ile gönül eğlendirilerek geçiriliyor mübârek saatler...
İnsanlar, Ramazan ayını uğurlarken neler hissediyorlardır pek merak ederim:
"-Dolu dolu harika günler geçirdim sokaklarda!.." mı diyorlardır, yoksa rûhlarında kalplerinde bir boşluk, bir acı, sıkıntı, hüzün mü vardır?
Evlerimize dönmemiz lâzım. Gösteriş ve şatafattan uzak, mütevâzî, ihlâslı iftar dâvetlerimize dönmemiz lâzım!.. Eğlenceyi bir tarafa bırakıp, kul olmak için gayret etmemiz lâzım. Çünkü sevgili ile geçirilmesi gerekli mübârek saatler, nefsimiz ile geçirilmekte... Nefsimizi memnun edip, onu ne çok sevdiğimizi tekrar tekrar îlân etmelerdeyiz... Nefsî davranışların buram buram tüttüğü yerlerde Ramazan ayı, bereketi ile, ihlâsı, feyzi, nûru, mağfireti ile, bütün bu Rahmânî hediyeler ile kendisini sergileyebilir mi? Gördüğü ilgi kadar kendisini âşikâr eder; değer verene değer verip, huzur içinde ayrılır gider...
Evlerimize dönmemiz lâzım!.. Evlerimiz, ibâdetlerle, iftara dâvet ettiğimiz kişilerin duâları ile bereketlenir, cennet bahçelerine döner ancak... Eşlerin birbirine muhabbeti, sokaklardan uzakta, sadece eşe saklanan güzel kıyafetler, hoş edâlar içinde, mânevî iklimlerin mağfiret yağmurları içinde akmalı ki, perçinleşsin...
Cemaatle kılınan namazların dışında, evlerimizde geçireceğimiz, asr-ı saâdet Ramazanlarına son derece muhtacız... Bizler de, çoluk çocuğumuz da, eşimiz dostumuz da... Rabbim, mahrum etmesin.
Şebnem Dergisi
Fatma Hale Liman
Allah nasip eder, mübarek Ramazan ayına kavuşuruz. Kavuşmak harika bir duygudur biliriz de, kavuşunca neler yaparız? Belli ki, Peygamber Efendimiz, bu duâda Ramazan ayına kavuşmayı, sanki bir sevgiliye duyulan iştiyâk ve aşk ile ister. Ve bekler Ramazan ayının gelmesini hasretle...
Kişi, sevgilisine kavuşunca ne yapar? Sevgili bu; herkes bütün hissiyâtını iç âleminde yaşamak ister. Sevgili, topluca paylaşılmaz. Baş başa hasret giderilir. Birebir her ânı onunla birlikte sindire sindire geçirmek ister sevenler, birbirine hasret çekenler... Biz Ramazan ayına hasret çekerken, o mübârek ay da bize hasret çeker. Çünkü hissedilen duygular, tek başına ve karşılıksız değildir. Ne kadar müslüman var ise yeryüzünde, o kadar çok sevdiği ile tek tek hasret giderir Ramazan ayı...
İlk Ramazan gecesinin terâvih namazı ile gerçekleşen buluşma, son iftar yemeğinde vedâlaşma ile sona erer. Herkes, aşkı büyüklüğünce hisse alır Ramazan ayının bereketinden... İç dünyamızda sadece bizim, genelde herkesin mübârek ayı olan Ramazan ayı, pek de nazlıdır. Sevdiği kişiden gördüğü ilgi, sevgi, muhabbet kadar, feyiz, bereket, mağfiret, merhamet kapılarını açar. Öyle ki, her Ramazan ayına kavuşan, onu hakkıyla idrâk etmiş olmaz. Nice şey vardır ki; kıymetini bilemeden, önemini fark edemeden, değerlendiremeden ellerimizin arasından akar gider. Hele de Ramazan, çok çabuk geçer, son gün gönlümüzde hissettiğimiz bir pişmanlık ve hasret içinde bizleri terk eder.
"Seven, sevdiğine ihtirâm eder." der dilimiz... Ramazan ayını bir sevgili bekler gibi bekleyen ve ona gerektiği gibi hürmet eden Allah Rasûlü'ne bakınca gözlerimiz; bizim şu modern zamanda, popüler kültürün şuursuz yönlendirme ve özentileriyle bu mübârek ayı nasıl da heder ederek tükettiğimizi görürüz.
Son on yıldır, iftar çadırları ile bir değişim baş gösterdi. İkindi namazı ile birlikte girilen iftar kuyrukları... Bir de iftar çadırları, şehrin merkezinde olduğu için kat edilen mesafelerle öldürülen zaman da işin içine girince, iki kat artan yorgunluklar, cadde ortalarında uzayıp giden kuyruklar, yatsı ezânının okunmasına dakikalar kala hâlâ çadıra girememiş oruçlular... Akşam namazını, terâvih namazı öncesi, hemen bir câmide kılıp "madem dışarıdayız, zamanımızı değerlendirelim; varsa bir Ramazan etkinliği ona da katılıp eve öyle gidelim" düşüncesi ve "geç kalırsak salonda yer bulamayız" endişesi ile bu gösteriler uğruna fedâ edilen cemaat namazları... Eğlendirici etkinlik (!) merkezleri; kadınlar, erkekler, çocuklar, kalabalıklar... Geç saatlerde eve dönüş ve:
"-Yorgunluğun adını «gezme» koymuşlar!.." diyen büyüklerimizi doğrulayan yorgunluk...
Belki başlangıç itibariyle iftar açmaya eve yetişemeyen kimselerin, sokak ortasında iftar edebilmeleri için başlatılmış bir faaliyet gibi görünse de iftar çadırları, sonraları sırf o çadırda iftar edebilmek için evinden erken saatlerde çıkıp gelen halk ile dolup taşmaya başladı. Çadır iftarcıları, hep aynı sözü söylerler:
"-Bir değişiklik olsun dedik ve bu gün iftarı bu çadırda açmaya karar verdik..."
Bir değişiklik olsun düşüncesi ile, ihtiyaç sahibi ya da ihtiyaç sahibi olmamak fark etmeden doldurulan iftar çadırları... Acaba "bedava yemek, baldan tatlıdır" inancı ya da "bir günlük yemek pişirmekten kurtulurum" rahatlığı mı?! Ya da sadece kuru bir merak mı? Meselâ "Bir de biz deneyelim dedik, acaba nasıl bir şeymiş, sokak ortasında iftar etmek!.." düşüncesi mi, buralara insanları çeken duygular?!
Gerçekten ihtiyaç sahibi değilsek şayet, hangi niyet ile gidersek gidelim, her biri zaman kaybı, yorgunluk, mâneviyât bölünmesinden başka bir şey kazandırmayan üstelik nice fukarânın hakkını yemenin vebâliyle neticelenen gayretler...
Ramazan ayını sokaklarda geçirmeyi sevdik bizler... Sevgilimizle sokaklarda zaman geçiriyoruz. Sokaklar, bütün dikkat ve ilgimizi dağıtıp bölünmüş ilgilerle, darmaduman hissiyatlarla ömrümüzü törpüleyip bitiriyor.
Ramazan ayında illâ bir eğlence tertip edilmeliymiş gibi yarış içinde yerel yöneticiler... Eskinin direkler arasını mı canlandırmak isterler bilinmez de, kültürümüzün hatırlatılması, çocuklarımıza eski Ramazanlar nasıl olurmuş diye göstermek için yapılmış gibi görünse de Ramazan ayının rûhundan çok uzak faaliyetler maalesef bunlar...
Asıl olan, İslâmî kültür adı altında eğlenmek değil, cehennemden kurtuluşa vesile olan Ramazan ayını ibadetlerle değerlendirmek ve Allah Rasûlü'nün bu bereketli günleri nasıl değerlendirdiğine bakarak öğrenmek lâzım... Asr-ı saâdete bakınca hânelerde ve mescidlerde değerlendirilen ve sokaklardan, eğlencelerden alışveriş merkezlerinden çok uzakta geçirilen Ramazan günlerini müşâhede ediyoruz.
Kölelerin dahî işlerinin mümkün mertebe hafifletildiği, herkesin Ramazan ayından azamî istifade ile zamanlarını Allah ile baş başa geçirmelerini sağlama esasının gözetilmesi... Bir sabah, bir de ikindiyi müteâkip Kur'ân tilâvetleri... Yapılan özel duâlar, verilen sadakalar... Sadece insanlara hizmet etmek için, onların ihtiyaçlarını karşılamak için evlerden ayrılışlar... Gündüz bedeni de, rûhu da yormadan, evde ne varsa, abartıya kaçmadan hazırlanan iftar yemekleri... İftara dâvet edilen garipleri de, eş-dostları da aynı ilgi, sevgi ve heyecanla karşılayıp, onlara hizmet etmenin ibâdet sevabı olacağı düşüncesiyle hazırlanan ifrat ve tefritten uzak yemekler...
Câmide ya da evde kılınan teravih namazlarından sonra, istirahate çekilip seher ve sahur için beden ve rûhu hazırlama gayretleri... Çünkü sahur ile yeni bir Ramazan günü başlayacak ve bu mübârek gün namazlar, zikirler, duâlar ve tesbihler ile taçlanacak.
Büyükşehirler... Panayır yerine çevrilen o güzelim tarihî selâtin câmiler... Ayakta tüketilen her türlü yiyeceklerin satanların, çeşit çeşit yemek kokularının her tarafı kapladığı mukaddes mekânlar... Tülbentten tutun da hediyelik eşyaya kadar bilumum işportacıların arasına sıkışmış "Güllü Yâsîn" denilen kısa sûre ve duâların bulunduğu kitap satıcıları da var tabiî ki... Bir de bunların teşhir edildiği en kabasından tasarlanmış gecekondu misali zarâfetten uzak dükkânlar... Kalabalık, karmakarışıklık ile ne rûhumuzun, ne de gönlümüzün kaldıramayacağı sahneler, bütün Ramazan boyunca devam eder oldu.
Ya da bakıyoruz çadır misâli kurulu bir yerde senit, oklava, saç börekleri arasında bir iftar açımı, arkasından pek de bir revaçta olan kıl çadırlarda mûsiki dinletileri, nargile fokurtuları arasında devam eden sözde entelektüel sohbetler, dünyayı kurtaracak muhabbetler... Konuşma sırası bana gelse de bütün bilgilerimi döküversem, böylece meydan entel görse edâsında kadın-erkek dindar arkadaş toplulukları harmanlanır oldu Ramazan gecelerinde... Anne ve babaları, tek başlarına evlâtlarını beklese de, şimdi zaman böyle... Sonra dindar (!) arkadaşlar, birbirlerini bırakırlar evlerine...
Bir de evde ne pişirdiyse, piknik sepetine doldurup sanki pikniğe gidiliyormuş gibi konu komşu toplanıp câmi avlusuna koşup, serilen örtülerin üstünde sokak aralarına kadar taşan farklı bir iftar yapma türü çıktı ki, bunun neresi, nasıl anlatılır bilemedim? Herkes birbirinin yemeğini görür, sokaktan geçen hepsini görür... Amaç büyük bir câmi avlusunda bir araya gelip o câmide namaz kılmak deseler de; nerede görülmüş üç büyük mescidin hâricinde mescidler için böylesi konu komşu toplanıp bir araya gelmeler? Ramazan'ın sadece bir günü değil, her Allâh'ın günü iftarını aynı şekilde açan insanlar hiç de az değil... Gül, eğlen, oyna, çocuklar koşsun, koşuştursun piknik alanı mübârek... Beslenme çantaları ellerde, sokaklarda geçen iftarlar... İftar mı ediyoruz, gönül mü eğlendiriyoruz, bu konu ayrıca değerlendirilmeli...
Çok içi sıkılan bir toplum olduk. Evlerimiz bizlere dar gelir oldu, misafirlerimizi evlerimizde değil de Paşa konaklarında, dâvet verenlere hizmet etmek için ayarlanmış özel ve tarihî yerlerde ağırlar olduk. Artık yemekleri biz pişirmiyoruz; konaklar, köşkler, sosyal tesislerdeki görevliler pişiriyor, misafirlerimizi onlar ağırlıyor, biz sadece paralarını veriyoruz.
Paşa konağında bir iftar dâveti; adı bile büyük...
Pek de yayıldı bu anlayış... Duyuyoruz ki birisi iftar yemeği veriyormuş; hemen soruyoruz:
"-Nerede veriyor iftar yemeğini?"
"-Soru mu bu? Evinde veriyordur tabiî ki..."
Hayır efendim! Ne evi; biz çalışan insanlarız, hem insanlara iftar ettirme ibâdetinden mahrum olmayız, hem de popüler kültürün gittiği yerlerde iftar ederiz. Kadınlar ve erkekler süslenerek gelirler. Düğün havasında dâvetler... Bir kahve içiminden, derin sohbetlerden sonra çıkar terâvihimizi de kılarız, gece yarılarından sonra ver elini evimiz... Zamansızlıktan yakınırken zamanı nasıl da tüketiveririz. İşin güzel tarafı da var tabiî ki; evimiz kirlenmedi, evin hanımı yorulmadı, eş dost da Paşa konağında iftar açma şansını yakaladı. Bir taşla onlarca kuş vurduk.
Eski zamanlarda kalmış evlerde iftar dâvetleri vermek... Büyük şehirlerde hayat, artık böyle...
Kimi ana-babalar on bir ay durur durur çocuklarını hiçbir sosyal faaliyete götürmez, geçmişin "direkler arası" etkinliklerini göstermek için gölge oyunu ve benzeri eğlencelere, konserlere götürmek geliverir akıllarına, Ramazan ayının en güzîde, en kıymetdâr saatlerinde...
Gece yarılarına kadar açık dükkânları gezer kadınlar, kocaları ile birlikte... Ramazan ne güzel geçiriliyor öyle sokaklarda, çarşılarda, sözüm ona dolan taşan, bir izdiham içinde câmi avlularında...
Mâneviyât, huzur; kişilerin hânesinde olmalı iken, mâneviyât ve sokak birlikteliği pek bir tutuldu memleketimizde...
Geleneksel âile yapısını hâlâ devam ettiren, şehrin eşrâfından olanların iftar dâvetleri ise, tribleks ya da dubleks evlerinde büyük bir ihtişam içinde, dünya kadar paraya satın alınmış yemek takımları, örtüler arasında, bir değil, en az on çeşitten müteşekkil sofralarda, tam da:
"-Şânımıza yakışan dâvet, ancak böyle olur, dostlar bir iftar görsün!.." havası ve gösterişi içinde...
Tabiî imkânı geniş olduğu kadar, sofrası da, gönlü de geniş, sofrasında zengin-fakir herkesin yer bulabildiği zenginlerimizi tenzih ediyoruz. Onlar, birilerine bir şeyler göstermenin derdinde değiller... Onlar, Rablerinin kendilerine sunduklarını, onun kulları ile paylaşmanın sevincini yaşıyorlar. Ama bu sofralarda bile riyâ ve israf sınırlarına azami dikkat göstermek gerekiyor. Sofraları, iğne atsan düşmeyecek şekilde doldurup da sonra yenilmeyen her şeyi çöpe atmak, az bir vebal mi? Hele bir gün boyunca ağzına tek lokma bulamayacak kadar açların bulunduğu bu dünyada...
İllâ bir gösteriş derdinde olmak ile tamamen huşûlu, mütevâzi ibâdetler isteyen mübârek Ramazan ayı, ne büyük tezatlar içinde... Namaz kılmak için bir gıdım nefese muhtaç midelerle ne de güzel ibâdet edilir, ama tıka basa dolu midelerin ağırlığı ve ter içinde...
Kadınlar farklı faaliyetlere katılır oldular Ramazan gecelerinde, erkekler ayrı faaliyetlere... Çocuklar ise, devamlı anneleri ile birlikte... Arabalarına kurulan beyler ve hanımlar, akşam üzeri arabaları ile trafikte... Kim sorarsa, Ramazan'ı değerlendiriyoruz!..
Hani biz, on bir aylık bir hasret ile beklediğimiz, sevgilimiz ile bir arada, baş başa ve huşû içinde geçirecektik vakitlerimizi?!. Yine birbirimizle, eğlenceler, panayır, fuar gezileri ile sevgiliyi bekleterek, başka şeyler ile gönül eğlendirilerek geçiriliyor mübârek saatler...
İnsanlar, Ramazan ayını uğurlarken neler hissediyorlardır pek merak ederim:
"-Dolu dolu harika günler geçirdim sokaklarda!.." mı diyorlardır, yoksa rûhlarında kalplerinde bir boşluk, bir acı, sıkıntı, hüzün mü vardır?
Evlerimize dönmemiz lâzım. Gösteriş ve şatafattan uzak, mütevâzî, ihlâslı iftar dâvetlerimize dönmemiz lâzım!.. Eğlenceyi bir tarafa bırakıp, kul olmak için gayret etmemiz lâzım. Çünkü sevgili ile geçirilmesi gerekli mübârek saatler, nefsimiz ile geçirilmekte... Nefsimizi memnun edip, onu ne çok sevdiğimizi tekrar tekrar îlân etmelerdeyiz... Nefsî davranışların buram buram tüttüğü yerlerde Ramazan ayı, bereketi ile, ihlâsı, feyzi, nûru, mağfireti ile, bütün bu Rahmânî hediyeler ile kendisini sergileyebilir mi? Gördüğü ilgi kadar kendisini âşikâr eder; değer verene değer verip, huzur içinde ayrılır gider...
Evlerimize dönmemiz lâzım!.. Evlerimiz, ibâdetlerle, iftara dâvet ettiğimiz kişilerin duâları ile bereketlenir, cennet bahçelerine döner ancak... Eşlerin birbirine muhabbeti, sokaklardan uzakta, sadece eşe saklanan güzel kıyafetler, hoş edâlar içinde, mânevî iklimlerin mağfiret yağmurları içinde akmalı ki, perçinleşsin...
Cemaatle kılınan namazların dışında, evlerimizde geçireceğimiz, asr-ı saâdet Ramazanlarına son derece muhtacız... Bizler de, çoluk çocuğumuz da, eşimiz dostumuz da... Rabbim, mahrum etmesin.
Şebnem Dergisi
Fatma Hale Liman
19 Temmuz 2011 Salı
Güzeller güzelim
31 Mayıs 2011 Salı
annem bunların hepsini bana almış buda oyuncak cekmecem
24 Mayıs 2011 Salı
işte benim yakışıklı oğlum
evet biz geldik çok yoğun ve mutlu bir yıl geçirdim nasıl geçtiğini anlamadım insan hiçmi uf demez yoruldum demez hayır inanamadım bukadar rahat olmama ve mutlu olmaya çok şükür evladının artması senin değerlenmenmiş rabbim arzu edenlere nasip etsin .Arkadaşlarım sizleri çoook özledim .ALLAHA emanet olun
12 Mart 2010 Cuma
Biz geldik 15 şubatta:)
Benim adım son anda yapılan değişiklikle Halil ibrahim :)çok tatlıymışım öyleki annem hayatına katıldığım için tüm ailemin mutlu olduğunu beni meğer ne hasretle beklemekte olduklarını bana kavuştuklarında anladıklarını söylüyor abim tıpkı düşündüğüm gibi beni içine alırcasına kalbinde kocaman yer verdi babam gündüzleri bile ziyaretime gelmeden duramıyor:)eveeeeeeeet efendim eoğluşumuz aramızda teyzeleri çok tadluuuuuu :)ben bukadar bağlanabileceğimi yasinim kadar sevebileceğimi tahmin edemezdim çok güzel bir duyguymuş ondan önce tek ayağımla bu dünya yükünü çekiyormuşumda o geldiğinde ikincisinede basabilmişim gibi bir duygu geldi kendimi bir işe yarıyormuş faydalı olalirmişim gibi hissettim ilk gördüğüm anda sevdim yüzümde önleyemediğim kocaman bir gülümseme oluştu inanılmaz mutlu oldum .çirkinmi güzelmi hiç mühim değildi o andaki duygu bambaşkaydı herşeyiyle bizimdi rabbim bize emanet güzel bir hediye vermişti ALLAHIM dileyen herkese nasip etsin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

