13 Nisan 2009 Pazartesi

"Enerjinizi kullanmayı öğrenin"

Beyin öyle bir güçtür ki..Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum.İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir. Ama hepkorku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız.Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuylayola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerjiyayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanızve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın...Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler oluryani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zamansiz şunu düşünürsünüz -onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeylergeliyor - Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar, yoksa tavukmu)'yu andırmıyor mu?Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir arayageldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyimdemeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyinkötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan veölümlerden bahsediyoruz yni dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfikalmadı.Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden paraisteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeyedevam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek herşeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızıda kaçırdığınızı fark edeceksiniz.Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsünhangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar kibir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş aniçıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanmasıgereken miktarlarda olabilir.Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işebaşlayın.......Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zamanbulamıyoruz.Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir.Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisinesevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzelbir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size g! eridönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğesahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak teninedeğdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasınıistiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeyeçalışın.Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizigösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin kiçok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri haldebunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden ? Ne zaman göstereceksiniz?Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükürve teşekkür değil mi ?Beyin öyle bir güçtür ki , in! san beyin gücünü kullanarak isterse kendinifelç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beyninişartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresivardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır.Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynıanda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk birenerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacınıkarşılayacak güce sahiptir.Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyondaduruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonutemizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor.Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere biristasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinindonarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normalısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği,donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak,donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor.Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .Bazı insanlar ! vardır, hepkonuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunutekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bulaftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle birşartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler.Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsunki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru birlaf değil mi?Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımdaçocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı dabilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekildedeğerlendiririm.Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.Dün, bugün,yarın diye...Biz ani stresleri çok severiz.Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza,algılama, enerji süper olur.Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresikısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunudüşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsakşikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudunmuhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgilişikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz.Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızıdağıtın.Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veyasevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistiketki onların pozitiflenmesini sağlar.Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.
Prof. Yıldız Batırbaygil

Öylesine :)

Herkse slm cumartesi günü hülya geldi umreden geldiğinden beri bir yere çıkamadı diye ben aldım geldim bir kahve molası verdik o giderken evde inşaat başlamamıştı çok beğendi pazar günü arkadaşım derya geldi kızı meryemin ısrarı üzerine neymiş küçük hanım teyzesinin evini merak etmiş :)derya diyorki -ben de görmek istiyorum diye beni çekiştire çekiştire getirdi bende -bunlar yeni nesil bizim anneler olsa gözleriyle yerlerdi ne mümkün böyle isteklerde bulunmak dedim -ay seninkide mi öyleydi dedi güldük :)-bak annecim bu mutfak çok güzel önceki çok kötüydü -bizim mutfak nasıl kzıım oda kötü yeni evinki böyle olsun :) hayır hem özgüvenli hem zevkleri var tercihleri var bu yeni nesil hani derlerya büyümüşte küçülmüşler:) bunu ayşene söylediğimde bana ruhların hepsi aynı anda yaratıldı dolayısıyle ruhları yaşlı çocukların dedi çok ilginç neler var bilmediğimiz .Deryayla mobilyalar üzerine sohbet ettik onun evide ağustosta bitiyormuş mobilya alması ve yaptırması gerekiyor aynı koltuk takımını beğenmişiz :)kesin al canım dedim çok şık bir takım arkadaşımda çok zevkli ve şık bir hanımdır .öğle sonuda eltikuşum ve fatih beni aldılar bağa gittik ah keşke 1 oda yaptırabilsekte bizde bağa birşeyler ekebilsek böyle herzaman ona yük olduğumu düşünüyorum öylede oluyor onun yerine ben bunalıyorum kendi düzenine göre yapar eder engel oluyomuşuz gibi geliyor .Sabah komşum geldi çoruma gimişti takı ısmarlamıştık onu getirdi alt komşumda samsuna gitti onada şalvar pantolon ısmarladım ikiside geldi sabah ayşe ablada buluştuk herkes aldıklarını gösterdi kudurduk resmen :)bide sanki alışverişe çıkmış gibi herkes birbirine alışveriş yapıyor :)isteklerini en güzel şekilde alıp getiriyorlar en yakın zamanda onları kahvaltıya almak istiyorum haklarını ödeyemem .

9 Nisan 2009 Perşembe

Medineyi ağlatan ezan

Allah Resûlü hasta yatağında soğuk terler döküyor. Hazreti Aişe'nin gözü yaşlı, Hazreti Ebu Bekir'in başı yerde, Kainatın Efendisi ebedi yolculuğun eşiğinde son nefeslerini sayıyor. Medine soluk almadan bekliyor. Buruk yürekler, endişeli bakışlar ve köşelerde sessiz sessiz akıtılan göz yaşları. Tek istenilen şey, bir haber. Habibin sıhhat haberi. Fakat Alemlerin Rabbi daha fazla uzatmayacaktır dünya gurbetini Habibinin. Ahmedi'nin yüreğini daha üzmeyecektir bu çöllerde. İşte son an son nefes ve Habibin dudaklarından dökülen son söz: ''Er'rafiku-l ar'la! Er'rafiku-l ar'la!'' ''Yüce dost! Yüce dost!'' Kainatın Sevgilisi ulaşıyor dostuna. Ezan vaktidir. Resûlullah'ın yokluğundaki ilk gecenin sabahı. Bilal elini kulağına götürmek için hazırlanıyor. Mukaddes daveti duyuracak. Lakin yüreği yanıyor. Yanık sesi, yanık yüreğiyle hepten hüzne bürünmüş başlıyor ezan-ı Muhammedi. Ve tam ''Eşhedü enne Muhammederrasûlullah'' derken bir hıçkırık kopuveriyor Bilal'in ciğerlerinden. Bilal ağlıyor, sahabeler ağlıyor. Dalga dalga hüznüyle yayılıyor gülbang-ı Ahmedî. Peygamber müezzini ezanı güçlükle bitirebiliyor. Medine Peygamber şehri. Hiç böyle görmemişti bu şehri Bilal. Her bir taşından göz yaşı damlıyordu sanki. İşte bu sokaklardan yürümüştü Allah Resûlü. Bu mescitte oturmuştu. Şu kütüktü yaslanıp da hutbe okuduğu. Mübarek ayaklarının değdiği toprak bu topraktı. O'nun gül kokusu sinmişti bu yerlere. Medine O'nu bulduğu gün can bulmuştu. Ama şimdi o yoktu bu şehirde. Her zerresine hasretini nakşedip göçüp gitmişti işte. Bilal Medine'de duramazdı artık. Baktığı her yönde O'nun hatırasının canlandığı, yüreğine hicran ateşleri yağdıran bu şehirde kalamazdı. Hasretini bağrına basıp Şamr17;a gitti. Aradan seneler geçti. Medine peygambersiz, ezanlar Bilalsiz seneler geçti. Halife defalarca Bilal'i Medine'ye çağırdı. Tüm ısrarlara rağmen peygamber müezzini kabul etmedi bu davetleri. Fakat bir gece Efendimiz (sav) rüyasına geldi Hazret-i Bilal'in. Allah Resûlü (sav) nurlar içinde ona bakıyor, sitemvâri bir tavırla: ''Ne zamandır beldemize uğramaz oldun Ya Bilal'' diyordu. Ertesi sabah Bilal, emri alan asker gibi fırladı. Derhal Medine yollarına koyuldu. Bilal'in ne sıcakta pişen vücudu ne uzayan yollara bakan gözleri vardı. Hissettiği tek şey kalbindeki tarifsiz sızıydı. Özleten, ağlatan, yandıran bir sızı. Günlerce süren yolculuğun ardından Bilal, sevgilisini gömdüğü hicran şehrine ayaklarını basıyordu işte. Ve o gün Medine bir zamanlar çok iyi tanıdığı bir sesle açıyordu gözlerini sabaha. Sesi duyan daha iyi işitebilmek için kapılara koşuyordu. Sokaklara dökülen insanlar heyecan içinde birbirlerine tek bir şeyi haber veriyordu. ''Bilal gelmiş! Seneler sonra Bilal Medine'ye dönmüş.'' Kalpler sanki yerinden çıkacaktı. Sokaklarda kadınlar, çocuklar Medine böyle bir şey görmemişti. Bütün şehir mescide akıyordu. Onlar bu sesi hep peygamber hayattayken duymuşlardı. Bu sesi işitip de gittiklerinde mescide Allah Resûlü'nün o mübarek yüzünü görmüşlerdi yıllarca. Peki ya şimdi? İşte bu ses Bilal'in sesiydi. Yoksa Muhammet Mustafa (sav) , kainatın biricik sevgilisi şimdi de mescitte miydi? Birisi deseydi ki: ''Evet, Peygamberimiz (sav) mescitte, müminleri namaza bekliyor.'' Şüphesiz buna inanmayan kalmayacaktı. Bir anda çağlayan hisler o koskoca hakikati unutturuvermişti. Allah Resûlü artık aralarında yoktu ve dönmesi de mümkün değildi. İşte o dem herkes koyuverdi kendini. Genç, ihtiyar, kadın, çocuk herkes herkes ağlıyordu. Her şey ortadaydı. Bu ses bu semalarda Aleyhisselamsızdı. Bilal de yüreğinin yangınlarına su serpiyordu gözyaşlarıyla. O da ağlıyordu. Hıçkırıklara karışan bu ezan bütün Medine'yi ağlatmıştı. Bu Hazret-i Bilal'in okuduğu son ezanı oldu. Şam'a döndükten bir süre sonra o da Hakk'ın rahmetine
ulaştı._________________şebnem ailesi

8 Nisan 2009 Çarşamba

teşekür ederim


Mimlenmişimhttp://fatmazengn.blogspot.com/ mimlemem lazım :)teşekkür ederim canım arkadaşım bende



http://eyerhagu.blogspot.com/ ve diğer mimlenmemiş tüm arkadaşlarımın olsun sevgiler .

Ben :)?

Herkese slm hayata küsen ben geldim umreye gitmek lazım yenilenmek nefes almak lazım ruhunu dinlemek arınmak lazımmış bir melek öyle diyor bugün elti kuşuma gittim anlattı ama yaşanılması lazım bunlar zerresi diye gözyaşları döken verdiği seccadeyi kabul etmek istemeyen bana hatıra kalsın diyen meleğe ordanmı getirdin diyen ben hayır diye kırışarak gülen melek ve camdan bu orda namaz kıldığım seccade diyen ve bana atan melek işte gelde iyi olma gelde blog arkadaşalrını daha fazla üz hepiniz çok iyisiniz rabbim hepinizin dualarını versin .Bugüne eşimle tüle karar verdik ölçü almaya gelecekler işte buydu kaçgündür eşimin ilgilenmediği camların artık illallah diye çarşafını aldım tabi etrafla akşam sabah beraber yaşamaya başlayınca bana geliyolar heryer açık ben haliyle çoştum sabır taşımı çatlattı yanımda geldi beğendi fiyatı için anlaştı benimde içime sindi ben hayatı eşimle yaşamaktan zevk alıyorum o olmayınca yapayalnız kimsesiz hissediyorum sanki dünyada kimsem yokmuş gibi öyle bana çok düşkün olsun ıcık vıcık durum değil istediğim yaşamı paylaşmak omuzlamak belki çok yalnız kaldığım için yaşaldıkça tahammülüm kalmamış daha yeni yeni zaman ayırabiliyor ayırmalıya dönüyor artık :)işte böyle hatun milletim :)yarın gün arkadaşalarım eltime ziyarete gitmek istiyorlar inşallah oraya gideceğiz .Bu gün ayşe abladan müjde aldım sınıf arkadaşım nişanlanmış benden küçüktü ama artık zamanıdır demi rabbim iki dünya saadeti nasip etsin inşallah .

7 Nisan 2009 Salı

Keşke büyümesem dediğim günlerdeyim

Keşkelerin bol olduğu günlerdeyim ama bir şeyin dışında rabbimin en güzel hediyesi evladım belki küçük olmak bile değil istediğim sorumsuz ,sorunsuz yaşam ama olmaz demi bu yaştan sonra koruyp göztecek şefkat gösterecek sıcacık bir yaşam .Bu gün öğle sonu tül için çarşıya gittim kabaca bir ölçü aldım .Beyaz üzerine gümüş simli bir tül beğendim fiyat aldım gelecek hafta çarşamba misafirim var yetişirmi acaba belkide yaptırmam bilmiyorum nasıl olcak hayırlısı yeni evlenenlere sabır ve maddi olarak güç diliyorum daha bir mutfağın içinden çıkamadık ne vakit ne maddiyat olarak nede sabır artık böyle cıvıltıalara karşı küsmüşüm sanırım ufacık işlere bile mücadele etmekten yorgunum artık hayal bile kuramıyorum ve yaşlanmaktayım diye bolbol düşünüyorum oysa çok farklıydım cıvılcıvıl hayat doluydum ama yaşadığım basitlikler yüzünden çok değiştim belki önceki selda öldü artık faklı enerjisi tükenmiş bir hatun çıktı ortaya bana çok vaadi olamdı hayatın ve çevremdekilerin annem dışında onun yadigarıydım babamdan kalan ailesinden kalan tek kişiydim benim yüzümden çok acı çekti benim yüzümden yüzü hiç gülmedi başarısız beceriksiz bir kızı olmasıondan belki çok mağdur oldu bilmem belki kendim gibi onuda tükettim küçük olmak dedimya başta sanırım yok olmak daha uygun bu günler için evet hayatın bana hiç birşey vaat etmediği herzaman yükü ağır olanım ben gerçekten sevilmek isterdim gerçekten var olmak birisi için tükenmiş bir hayatın penceresinden bakmak yorgun ve hüzün dolu aldatarak kendimi avutarak gittiğim ilk duvara toslayarak haddimi bilmek hepiniz hoşçakalın.

İncitmemek, incinmemek

Peygamber Efendimiz'in müezzinlerinden Abdullah bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhü anh- zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz'in yanına gelir: "-Yâ Rasûlallâh! Allâh'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!" diye yalvarırdı. Peygamber Efendimiz de; o temiz yürekli sahâbîsini kırmaz, tatlılıkla bütün sorularına cevaplar verirdi. Birgün Kureyş'in ileri gelenlerinden birkaç kişi Peygamberimiz'in yanında bulunuyorlardı. Hazret-i Peygamber de: "Belki bu Kureyş'in ileri gelenleri imana gelirler de mâhiyetindekiler de hidâyet bulurlar." ümidi içindeydi. Bu sırada doğuştan âmâ olan müezzin Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm yine geldi. Âmâ olduğu için Rasûlullâh'ın yanında kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Bundan dolayı her vakitki ricasını tekrarladı. Misafirler yanında bu yersiz suâlden Hazret-i Peygamber üzüldü ve sıkıldı. Başını öte tarafa çevirdi. Alâka göstermedi. Bu durumdan Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm'un gönlü hafifçe incindi. Bunun üzerine Abese Sûresi'nin başında bulunan iki ayet nazil oldu: "Rasûlullâh, âmâ geldi diye yüzünü buruşturdu ve başını çevirdi." Bu hadiseden sonra Rasûlullah Efendimiz Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm'u ne zaman görse: "-Ey kendisi için Rabbimin bana sitem ettiği zat, merhaba!" diye buyururlardı. Hiç şüphesiz bu hâdise, ümmeti irşâd için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in şahsında sergilenmiş bir ilâhî örnektir. Bununla, bütün ehl-i îmâna böyle mevzûlarda takip etmesi gereken istikamet gösterilmiştir. Dolayısıyla Hak dostları, bu mesele üzerinde, yâni incitmeme hususunda titizlikle durmuşlar ve gönülleri birer nazargâh-ı ilâhî, yâni bir bakıma mânevî kâbetullâh olarak addetmişlerdir. Zîrâ kim gönül kâbesine zarar verirse, hakîkatte onun sahibini incitmiş olur. Bu itibarla denir ki: "Allâh, gönlü kırıklarla beraberdir." Hadîs-i şerîfte buyurulur: "Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk'a bir ilticâsında: "- Yâ Rab! Seni nerede arayayım?" dedi. Allâh Teâlâ buyurdu ki: "- Beni, kalbi kırıkların yanında ara."" (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) Hazret-i Mevlânâ'nın naklettiği şu hikâye, bu gerçeği ne kadar güzel yansıtır: Bir gemide bir derviş vardı. Yükü ve eşyası yoktu. İyi huylarından, mertlik ve insanlıktan bir yastığa dayanmıştı. Gemi suların üzerinde akıp giderken bir ara gemide bir kese altın kayboldu. Derviş ise o sırada uyumuştu. Herkesi aradılar, bulamadılar; biri de o dervişi gösterdi. Ve: "- Şu uyuyan fakiri arayalım." dedi. Para sahibi, derdinden dolayı yok yere onu uyandırdı. O mâsum dervişe itham dolu bakışlarla: "- Bu gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradık; bulamadık. Sıra sende! Hırkanı çıkar, soyun da, halkın şüphesi kalmasın." dedi. Derviş: "Ya Rabbî! Mâsum kulunu suçlu buluyorlar, hâlimi sana arzediyorum!" diye Hakk'a iltica etti.
Gemidekiler dervişin gönlünü kırıcı davranmışlardı. O temiz gönlün sahibi, yâni Hak Teâlâ ise, onun kırılmasına râzı olmadığından balıklara emretti ve o anda denizin her tarafından sayısız balık başını çıkardı. Her birinin ağzında çok kıymetli iri bir inci vardı. Her birinin ağzında bir inci vardı ama ne inci... O incilerden her biri bir memleket geliri değerinde idi. Allâh tarafından lutfediliyordu. Kimsenin o incilerde hakkı yoktu. Derviş balıkların ağzından birkaç inci alıp geminin ortasına attı. Kendisi de sıçrayıp havada iskemleye oturur gibi oturdu. Padişahların tahtlarına oturdukları gibi bağdaş kurmuş, havada duruyordu. Gemi de onun önünde gitmede idi. Gemidekilere seslenerek dedi ki: "Haydi gidin; gemi sizin olsun Hak benim olsun! O, ne beni hırsızlıkla suçlar, ne de beni kusurlarımı açığa vuran birisinin eline bırakır." Gemide bulunanlar: "- Ey ulu kul! Sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler?" diye seslendiler. Derviş: "Mânâ sultanlarına saygı gösterdiğim için verdiler. Yoksullara karşı da hiç kötü zanna kapılmadım. O latîf ve nefesi hoş yoksullar yok mu; "Abese" Sûresi onları yüceltmek için geldi. Onların yoksulluğu dünyalık için veya dünyaya sarılmak için değildir. Onların dünyada Hak'tan başka hiç bir şeyi olmadığından, onlar yoksulluğu benimsemişlerdir." dedi. Bu kıssadan hisseyi Hazret-i Mevlânâ şöyle ifade buyurur: "İnsanı inciten kişinin, Allâh'ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki bu küpün suyu, Hak ırmağının suyu ile birleşmiştir." "Bilgisizliğimiz, körlüğümüz yüzünden Hakk'ın velîlerini hor görmek, onları incitmek istiyoruz." "İbtila, belâya uğrayış bir hastalıktır, belâya uğrayan kişiye acırlar, ama ahmaklık öyle bir hastalıktır ki başkalarını yaralar ve incitir." "Ahmaklar insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerinin gönüllerini kırmaya çalışırlar." "Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?" "Oysa bir Allâh adamının, yani bir peygamberin veya velînin gönlü incinmeyince, Allâh hiç bir kavmi rezil ve rüsvay etmemiştir." Dolayısıyla tasavvuf, incitmemek bahsi üzerinde ziyadesiyle durur. Öyle ki, incinmemek derecesinde… Sâmi Efendi Hazretleri, Daru'l-Fünûn Hukuk Fakültesi'ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu: "- Evlâdım, bu tahsîl de güzeldir ama, sen asıl tahsîli ikmâl etmeye bak. Seni irfân mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren." dedi. Ardından ekledi: "- Evlâdım, o mektebde nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir..." İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif'te taşlanıp hakâret gördüğünde melekler: "- Ey Allâh'ın Rasûlü! Dilersen şu iki dağı birbirine çarpıp buranın zâlim halkını helâk edelim." demişlerdi. Ancak o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan yüce Peygamber, meleklerin bu teklifini kabul etmediği gibi şefkat ve merhamet duyguları içerisinde mübârek yüzünü Tâif tarafına çevirdi ve ahâlisinin hidâyet bulmaları için duâ eyledi. (Bkz. Buhârî, Bed'u'l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111.)Bir Peygamber âşığı olan Hallâc-ı Mansûr da taşlanırken: "- Allâh'ım! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel onları affet!" diye duâ etmiştir. Bu, gerçek tahsîl ile, yâni mânevî terbiye neticesinde elde edilen kalb-i selîme âit bir hâldir. Ebu'l-Kâsım el-Hakîm'e, kalb-i selîmin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir: "Kalb-i selîmin üç vasfı vardır: Birincisi incitmeyen bir kalb, İkincisi incinmeyen bir kalb, Üçüncüsü de iyiliği Allâh'ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb... Zîrâ bir mümin, Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir..." Şâir ne güzel söyler: Cihân bâğında ey âkil, budur makbûl-i ins ü cin; Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin!.. İncitmemek ve incinmemekte en mühim hususlardan biri de, kusur ve kabahat örtmektir. Bu güzel ahlâkı gerçekleştirmek için Belh meşâyıhından Hâtem Hazretleri, işitmesine rağmen esamm, yâni sağır lakâbını almıştır. Şöyle ki: Birgün kendilerine mâruzâtta bulunmak üzere dertli bir kadıncağız geldi. Tam merâmını anlatmaya başlamıştı ki, kadından gayr-ı irâdî olarak, kazâ ile gaz sancısı neticesinde çirkin bir ses sâdır oldu. Kadın bir mum gibi eridi, âdetâ mahvoldu. Hâtem Hazretleri ise, kadının mahcûb olup müşkil durumda kalmaması için hiçbir şey duymamış gibi kendisini işitmezliğe verdi ve elini kulağına götürerek: "- Bacım, kulağım zor işitiyor; biraz yüksek sesle söyle! Duyamadım…" dedi. Böylece kadıncağız, gayr-i ihtiyârî vâkî olan kusurunun gizli kaldığını düşünerek rahatladı. Merâmını yüksek sesle tekrar anlatmaya başladı. Bu misâldeki parlak inceliği ve ahlâkî seviyeyi sâdece kitaplardan edinilen mâlumatlarla hayâta geçirmek elbette ki mümkün değildir. Hâtem Hazretleri'nin sergilediği bu nezâketle incitmeme duygusu, onun Cenâb-ı Hakk'ın Rahmân, yâni merhamet ve "Settâru'l-uyûb" yâni "ayıpları örtücü" sıfatından aldığı hisseyi ancak ahlâka inkılâb ettirebilmiş olmasıyla îzâh edilebilir. Böyle davranışlar, özellikle tasavvufta "Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanma" şeklinde tâbir olunmuştur. İncitmemek hususunda hadîs-i şerîfte buyurulur: "İnsana günah olarak müslüman kardeşini küçük görmesi yeter…" (Müslim, Birr, 32) İncinmemek hususunda hadîs-i şerîfte buyurulur: "Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir." (Tirmizî, Birr, 63) Hak Teâlâ buyurur: "Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında (incitmeksizin) "Selâm!" derler (geçerler)." (el-Furkân, 63) Bu yüksek hâller, bir firâset meselesidir. Yoksa insan, farkına varmadan nice çamlar devirir. Yâni ille firâset, ille firâset… Firâset nedir? Firâset, peygamberlerin sıfatlarından bir cüzdür. Muhatabın aklının seviyesine göre davranmaktır. Zîrâ bir kimseyi sevindiren bir davranış, diğer bir kimseyi üzebilir. Dolayısıyla insan terbiyesi, onun psikolojik durumunu tespit edebilmek ve hadiselerin iki üç merhale sonrasını hesap edebilmekten geçer. Firâsetin şaheseri, ölüm bilmecesini halletmenin gayreti içinde olmakla başlar. Zîrâ fânî âlemde sırlara ve hakîkate ârif olabilmek, ancak "ölmeden evvel ölebilmekle" mümkündür. Yâni nefsânî ve dünyevî arzulardan vazgeçebilmek zarûrîdir. Hak dostları bu hususta şu düsturlara riâyet ederler: İki şeyi unutma: 1. Allâh -celle celâlühu- 2. Ölüm İki şeyi unut: 1. Sana yapılan fenalıklar. 2. Yaptığın hayırlar. Bize yapılan fenâlıkları unutmak, affetmek olarak gerçekleştirildiği takdirde bu daha büyük bir fazîlettir. Çünkü kul, affede affede ilâhî affa mazhar olur. Âyet-i kerîmelerde buyurulur: "(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." (el-A'râf, 199) "Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allâh da ziyadesiyle affedici ve kadirdir." (el-Nisâ, 149) "…Allâh'ın sizi affetmesini istemez misiniz?..." (en-Nûr 24/22) İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor: "Bir adam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gelerek: "-Hizmetçiyi ne kadar affedeyim?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz susup cevap vermedi. Adam tekrar: "-Ey Allâh'ın Resûlü! Hizmetçimi ne kadar affedeyim?" diye sordu. Bu defâ Fahr-i Kâinât Efendimiz (kesretten kinâye olarak): "- Her gün yetmiş defa affet!" cevabını verdi. (Ebu Dâvud, Edeb, 123-124/5164; Tirmizî, Birr, 31/1949) Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'in dünyâya vedâ ânında fem-i Muhsinlerinden sâdır olan şu son sözleri ne kadar mânidardır: "Namaz! Namaza dikkat ediniz! Mâlik olduğunuz (köleler, kadınlar ve çocuklar) hakkında Allâh'tan korkun!" (Ebû Dâvûd, Edeb, 123)Bir başka hadîs-i şerîfte Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar: "İnsanlara borç para veren cömert bir kimse vardı. O kişi hizmetçisine: "-(Borç verdiğimiz) fakire (borcu almak için) varırsan (o imkân temin edememişse) ondan vazgeç ve onu affediver (alacağımızı hibe et)! Umarım Allâh da bizi affeder." derdi. Adam Allâh'a kavuştu ve Allâh onu affetti." (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Müsâkât, 31) İşte bu, firâsettir. Bizim de böyle davranmamız için Âlemlerin Efendisi tarafından gönüllerimize takdim edilmiş yüce bir hâldir. Bu hâle erenler, Allâh dostu olurlar. Onun için hiçbir Allâh dostu ahmak olmaz. Hiçbir ahmak da Hak dostluğuna yükselemez. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e bir kimse methedildiği zaman: "Onun aklı nasıl?" buyururlardı. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde sık sık: "Akıl etmezler mi? Düşünmezler mi?" buyurur. Yâni Allâh Teâlâ, kullarına, kalbe bağlı olarak aklı kullanmaları hususunda ısrar etmektedir. En büyük firâset, istikbal bilmecesini çözmektir. Onu çözen kimse de artık hiçbir fânîden incinmez, hiç kimseyi de incitmez. Her hâdisedeki murâd-ı ilâhîyi ve ezel-ebed sırrını sezer. Hak rızâsına göre davranır. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur: "Rabbine karşı dâima edebi muhâfaza et! Hâdiselerin, Cenâb-ı Hakk'ın takdîriyle meydana geldiğini unutma. Arada vâsıta olan ne varsa, sadece birer izâfî sebeplerden ibarettir." Ehl-i gönül buyurur: "İnsanlar arasında kendini bilenler, şu üç vasfa sahip olanlardır: 1. Rüzgârı bile incitmeyenler, 2. Kendi ad ve sıfatlarını söylemekten edeb edenler, 3. Hâlık'ın mahlûkuna merhamet ve şefkat ile nazar edenler." Hâsılı incitmeme ve incinmeme hususunda kalbî seviyemiz: "Seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun." düstûrunu gerçekleştirebilecek bir kıvamda olmalıdır. Cenâb-ı Hak, bu yüksek hâli, yâni ince, zarif ve rakik bir gönle sahip olabilmeyi cümlemize ihsân buyursun. Âmîn…
Osman Nuri Topbaş