7 Nisan 2009 Salı

İncitmemek, incinmemek

Peygamber Efendimiz'in müezzinlerinden Abdullah bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhü anh- zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz'in yanına gelir: "-Yâ Rasûlallâh! Allâh'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret!" diye yalvarırdı. Peygamber Efendimiz de; o temiz yürekli sahâbîsini kırmaz, tatlılıkla bütün sorularına cevaplar verirdi. Birgün Kureyş'in ileri gelenlerinden birkaç kişi Peygamberimiz'in yanında bulunuyorlardı. Hazret-i Peygamber de: "Belki bu Kureyş'in ileri gelenleri imana gelirler de mâhiyetindekiler de hidâyet bulurlar." ümidi içindeydi. Bu sırada doğuştan âmâ olan müezzin Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm yine geldi. Âmâ olduğu için Rasûlullâh'ın yanında kimlerin bulunduğunu bilmiyordu. Bundan dolayı her vakitki ricasını tekrarladı. Misafirler yanında bu yersiz suâlden Hazret-i Peygamber üzüldü ve sıkıldı. Başını öte tarafa çevirdi. Alâka göstermedi. Bu durumdan Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm'un gönlü hafifçe incindi. Bunun üzerine Abese Sûresi'nin başında bulunan iki ayet nazil oldu: "Rasûlullâh, âmâ geldi diye yüzünü buruşturdu ve başını çevirdi." Bu hadiseden sonra Rasûlullah Efendimiz Abdullah ibn-i Ümm-i Mektûm'u ne zaman görse: "-Ey kendisi için Rabbimin bana sitem ettiği zat, merhaba!" diye buyururlardı. Hiç şüphesiz bu hâdise, ümmeti irşâd için Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in şahsında sergilenmiş bir ilâhî örnektir. Bununla, bütün ehl-i îmâna böyle mevzûlarda takip etmesi gereken istikamet gösterilmiştir. Dolayısıyla Hak dostları, bu mesele üzerinde, yâni incitmeme hususunda titizlikle durmuşlar ve gönülleri birer nazargâh-ı ilâhî, yâni bir bakıma mânevî kâbetullâh olarak addetmişlerdir. Zîrâ kim gönül kâbesine zarar verirse, hakîkatte onun sahibini incitmiş olur. Bu itibarla denir ki: "Allâh, gönlü kırıklarla beraberdir." Hadîs-i şerîfte buyurulur: "Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk'a bir ilticâsında: "- Yâ Rab! Seni nerede arayayım?" dedi. Allâh Teâlâ buyurdu ki: "- Beni, kalbi kırıkların yanında ara."" (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) Hazret-i Mevlânâ'nın naklettiği şu hikâye, bu gerçeği ne kadar güzel yansıtır: Bir gemide bir derviş vardı. Yükü ve eşyası yoktu. İyi huylarından, mertlik ve insanlıktan bir yastığa dayanmıştı. Gemi suların üzerinde akıp giderken bir ara gemide bir kese altın kayboldu. Derviş ise o sırada uyumuştu. Herkesi aradılar, bulamadılar; biri de o dervişi gösterdi. Ve: "- Şu uyuyan fakiri arayalım." dedi. Para sahibi, derdinden dolayı yok yere onu uyandırdı. O mâsum dervişe itham dolu bakışlarla: "- Bu gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradık; bulamadık. Sıra sende! Hırkanı çıkar, soyun da, halkın şüphesi kalmasın." dedi. Derviş: "Ya Rabbî! Mâsum kulunu suçlu buluyorlar, hâlimi sana arzediyorum!" diye Hakk'a iltica etti.
Gemidekiler dervişin gönlünü kırıcı davranmışlardı. O temiz gönlün sahibi, yâni Hak Teâlâ ise, onun kırılmasına râzı olmadığından balıklara emretti ve o anda denizin her tarafından sayısız balık başını çıkardı. Her birinin ağzında çok kıymetli iri bir inci vardı. Her birinin ağzında bir inci vardı ama ne inci... O incilerden her biri bir memleket geliri değerinde idi. Allâh tarafından lutfediliyordu. Kimsenin o incilerde hakkı yoktu. Derviş balıkların ağzından birkaç inci alıp geminin ortasına attı. Kendisi de sıçrayıp havada iskemleye oturur gibi oturdu. Padişahların tahtlarına oturdukları gibi bağdaş kurmuş, havada duruyordu. Gemi de onun önünde gitmede idi. Gemidekilere seslenerek dedi ki: "Haydi gidin; gemi sizin olsun Hak benim olsun! O, ne beni hırsızlıkla suçlar, ne de beni kusurlarımı açığa vuran birisinin eline bırakır." Gemide bulunanlar: "- Ey ulu kul! Sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler?" diye seslendiler. Derviş: "Mânâ sultanlarına saygı gösterdiğim için verdiler. Yoksullara karşı da hiç kötü zanna kapılmadım. O latîf ve nefesi hoş yoksullar yok mu; "Abese" Sûresi onları yüceltmek için geldi. Onların yoksulluğu dünyalık için veya dünyaya sarılmak için değildir. Onların dünyada Hak'tan başka hiç bir şeyi olmadığından, onlar yoksulluğu benimsemişlerdir." dedi. Bu kıssadan hisseyi Hazret-i Mevlânâ şöyle ifade buyurur: "İnsanı inciten kişinin, Allâh'ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki bu küpün suyu, Hak ırmağının suyu ile birleşmiştir." "Bilgisizliğimiz, körlüğümüz yüzünden Hakk'ın velîlerini hor görmek, onları incitmek istiyoruz." "İbtila, belâya uğrayış bir hastalıktır, belâya uğrayan kişiye acırlar, ama ahmaklık öyle bir hastalıktır ki başkalarını yaralar ve incitir." "Ahmaklar insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerinin gönüllerini kırmaya çalışırlar." "Bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?" "Oysa bir Allâh adamının, yani bir peygamberin veya velînin gönlü incinmeyince, Allâh hiç bir kavmi rezil ve rüsvay etmemiştir." Dolayısıyla tasavvuf, incitmemek bahsi üzerinde ziyadesiyle durur. Öyle ki, incinmemek derecesinde… Sâmi Efendi Hazretleri, Daru'l-Fünûn Hukuk Fakültesi'ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu: "- Evlâdım, bu tahsîl de güzeldir ama, sen asıl tahsîli ikmâl etmeye bak. Seni irfân mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren." dedi. Ardından ekledi: "- Evlâdım, o mektebde nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir..." İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif'te taşlanıp hakâret gördüğünde melekler: "- Ey Allâh'ın Rasûlü! Dilersen şu iki dağı birbirine çarpıp buranın zâlim halkını helâk edelim." demişlerdi. Ancak o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan yüce Peygamber, meleklerin bu teklifini kabul etmediği gibi şefkat ve merhamet duyguları içerisinde mübârek yüzünü Tâif tarafına çevirdi ve ahâlisinin hidâyet bulmaları için duâ eyledi. (Bkz. Buhârî, Bed'u'l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111.)Bir Peygamber âşığı olan Hallâc-ı Mansûr da taşlanırken: "- Allâh'ım! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel onları affet!" diye duâ etmiştir. Bu, gerçek tahsîl ile, yâni mânevî terbiye neticesinde elde edilen kalb-i selîme âit bir hâldir. Ebu'l-Kâsım el-Hakîm'e, kalb-i selîmin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir: "Kalb-i selîmin üç vasfı vardır: Birincisi incitmeyen bir kalb, İkincisi incinmeyen bir kalb, Üçüncüsü de iyiliği Allâh'ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb... Zîrâ bir mümin, Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir..." Şâir ne güzel söyler: Cihân bâğında ey âkil, budur makbûl-i ins ü cin; Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin!.. İncitmemek ve incinmemekte en mühim hususlardan biri de, kusur ve kabahat örtmektir. Bu güzel ahlâkı gerçekleştirmek için Belh meşâyıhından Hâtem Hazretleri, işitmesine rağmen esamm, yâni sağır lakâbını almıştır. Şöyle ki: Birgün kendilerine mâruzâtta bulunmak üzere dertli bir kadıncağız geldi. Tam merâmını anlatmaya başlamıştı ki, kadından gayr-ı irâdî olarak, kazâ ile gaz sancısı neticesinde çirkin bir ses sâdır oldu. Kadın bir mum gibi eridi, âdetâ mahvoldu. Hâtem Hazretleri ise, kadının mahcûb olup müşkil durumda kalmaması için hiçbir şey duymamış gibi kendisini işitmezliğe verdi ve elini kulağına götürerek: "- Bacım, kulağım zor işitiyor; biraz yüksek sesle söyle! Duyamadım…" dedi. Böylece kadıncağız, gayr-i ihtiyârî vâkî olan kusurunun gizli kaldığını düşünerek rahatladı. Merâmını yüksek sesle tekrar anlatmaya başladı. Bu misâldeki parlak inceliği ve ahlâkî seviyeyi sâdece kitaplardan edinilen mâlumatlarla hayâta geçirmek elbette ki mümkün değildir. Hâtem Hazretleri'nin sergilediği bu nezâketle incitmeme duygusu, onun Cenâb-ı Hakk'ın Rahmân, yâni merhamet ve "Settâru'l-uyûb" yâni "ayıpları örtücü" sıfatından aldığı hisseyi ancak ahlâka inkılâb ettirebilmiş olmasıyla îzâh edilebilir. Böyle davranışlar, özellikle tasavvufta "Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanma" şeklinde tâbir olunmuştur. İncitmemek hususunda hadîs-i şerîfte buyurulur: "İnsana günah olarak müslüman kardeşini küçük görmesi yeter…" (Müslim, Birr, 32) İncinmemek hususunda hadîs-i şerîfte buyurulur: "Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektedir." (Tirmizî, Birr, 63) Hak Teâlâ buyurur: "Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında (incitmeksizin) "Selâm!" derler (geçerler)." (el-Furkân, 63) Bu yüksek hâller, bir firâset meselesidir. Yoksa insan, farkına varmadan nice çamlar devirir. Yâni ille firâset, ille firâset… Firâset nedir? Firâset, peygamberlerin sıfatlarından bir cüzdür. Muhatabın aklının seviyesine göre davranmaktır. Zîrâ bir kimseyi sevindiren bir davranış, diğer bir kimseyi üzebilir. Dolayısıyla insan terbiyesi, onun psikolojik durumunu tespit edebilmek ve hadiselerin iki üç merhale sonrasını hesap edebilmekten geçer. Firâsetin şaheseri, ölüm bilmecesini halletmenin gayreti içinde olmakla başlar. Zîrâ fânî âlemde sırlara ve hakîkate ârif olabilmek, ancak "ölmeden evvel ölebilmekle" mümkündür. Yâni nefsânî ve dünyevî arzulardan vazgeçebilmek zarûrîdir. Hak dostları bu hususta şu düsturlara riâyet ederler: İki şeyi unutma: 1. Allâh -celle celâlühu- 2. Ölüm İki şeyi unut: 1. Sana yapılan fenalıklar. 2. Yaptığın hayırlar. Bize yapılan fenâlıkları unutmak, affetmek olarak gerçekleştirildiği takdirde bu daha büyük bir fazîlettir. Çünkü kul, affede affede ilâhî affa mazhar olur. Âyet-i kerîmelerde buyurulur: "(Resûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir." (el-A'râf, 199) "Bir iyiliği açıklar yahut gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp) affederseniz, şüphesiz Allâh da ziyadesiyle affedici ve kadirdir." (el-Nisâ, 149) "…Allâh'ın sizi affetmesini istemez misiniz?..." (en-Nûr 24/22) İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor: "Bir adam Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gelerek: "-Hizmetçiyi ne kadar affedeyim?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz susup cevap vermedi. Adam tekrar: "-Ey Allâh'ın Resûlü! Hizmetçimi ne kadar affedeyim?" diye sordu. Bu defâ Fahr-i Kâinât Efendimiz (kesretten kinâye olarak): "- Her gün yetmiş defa affet!" cevabını verdi. (Ebu Dâvud, Edeb, 123-124/5164; Tirmizî, Birr, 31/1949) Rasûl-i Ekrem -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'in dünyâya vedâ ânında fem-i Muhsinlerinden sâdır olan şu son sözleri ne kadar mânidardır: "Namaz! Namaza dikkat ediniz! Mâlik olduğunuz (köleler, kadınlar ve çocuklar) hakkında Allâh'tan korkun!" (Ebû Dâvûd, Edeb, 123)Bir başka hadîs-i şerîfte Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar: "İnsanlara borç para veren cömert bir kimse vardı. O kişi hizmetçisine: "-(Borç verdiğimiz) fakire (borcu almak için) varırsan (o imkân temin edememişse) ondan vazgeç ve onu affediver (alacağımızı hibe et)! Umarım Allâh da bizi affeder." derdi. Adam Allâh'a kavuştu ve Allâh onu affetti." (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Müsâkât, 31) İşte bu, firâsettir. Bizim de böyle davranmamız için Âlemlerin Efendisi tarafından gönüllerimize takdim edilmiş yüce bir hâldir. Bu hâle erenler, Allâh dostu olurlar. Onun için hiçbir Allâh dostu ahmak olmaz. Hiçbir ahmak da Hak dostluğuna yükselemez. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e bir kimse methedildiği zaman: "Onun aklı nasıl?" buyururlardı. Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde sık sık: "Akıl etmezler mi? Düşünmezler mi?" buyurur. Yâni Allâh Teâlâ, kullarına, kalbe bağlı olarak aklı kullanmaları hususunda ısrar etmektedir. En büyük firâset, istikbal bilmecesini çözmektir. Onu çözen kimse de artık hiçbir fânîden incinmez, hiç kimseyi de incitmez. Her hâdisedeki murâd-ı ilâhîyi ve ezel-ebed sırrını sezer. Hak rızâsına göre davranır. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri buyurur: "Rabbine karşı dâima edebi muhâfaza et! Hâdiselerin, Cenâb-ı Hakk'ın takdîriyle meydana geldiğini unutma. Arada vâsıta olan ne varsa, sadece birer izâfî sebeplerden ibarettir." Ehl-i gönül buyurur: "İnsanlar arasında kendini bilenler, şu üç vasfa sahip olanlardır: 1. Rüzgârı bile incitmeyenler, 2. Kendi ad ve sıfatlarını söylemekten edeb edenler, 3. Hâlık'ın mahlûkuna merhamet ve şefkat ile nazar edenler." Hâsılı incitmeme ve incinmeme hususunda kalbî seviyemiz: "Seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun." düstûrunu gerçekleştirebilecek bir kıvamda olmalıdır. Cenâb-ı Hak, bu yüksek hâli, yâni ince, zarif ve rakik bir gönle sahip olabilmeyi cümlemize ihsân buyursun. Âmîn…
Osman Nuri Topbaş

6 Nisan 2009 Pazartesi

çeyizler


Bilmem niye bugün baktığım resimlerden birinde şu çeyiz meselesi aklıma geldi .Belki bu konuda herkes benim gibi düşünmeyebilir ama ben içimi boşaltayımda :)çeyizleri hazırlarken ailelerin yüklediği anlamlar günümüze çok ağır gelmeye başladı önceleri mutlu günlerin hayal edilerek yeni evlilere azda olsa katkı olsun diye yapılan iş herşeyin değiştiği yıprandığı gibi anlamını yitirdi .Belki evlenenler bile aynısını yaptığından büyüyen bütçelerle hazırlanan çeyizmidir bilmem gösteriş ve huzursuzluk nişanelerine dönüştü .Desinler hayatımızın her anını meşgul etti günümüzdeki kadar hem herkesin ne dediğini umursamadan yaşayan hemde elealem ne der diye hayatı zehir eden tuhaf bir toplum haline dönüşmenin bedelleridir belki şaşalı çeyizler ,hayaller, belki çeyizlere ve evlere verdiğimiz önemleri çocuklarımızın ruhlarına versek ne mutlu ,mütevazi prensesler ve prensler yetiştirme nasibimiz olacak ,olmaz biz içi boş bir toplum olmakta ısrarlıyız çeyizlerimiz ve evlerimiz doludolu gönül evlerimiz ruhlarımız bomboş .Açız anlatılamayack kadar az öz mü olsak öncelerdeki vefalı anne babalardan mı olsak az gezsek öz görsek ama çok sevsek sevilsek bu günümüzden dahamı çok kaybederiz

Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz ya dünyamıza inecek ölüm.

Nazım hikmet

ruhumdaki darbeler

sabah öğlene kadar uyudum annem geldi iyiki gelmiş balkonumda duran inşaat kalıntılarını tplayıp mis gibi yaptı beceriklim ben hem beden hem ruhen yorulmuşum sanırım kansızlık bukadar yorgun ve sinirli yapıyor doktora gidip tahlil versem iyi olur balkonum tertemiz artık sabahları azda olsa nefes alacak bir ortam ve hava var çok bunaldığım anda yetişen annem benim herzaman son ana kadar sabreder patlarım oda patlamaya geldi biraz olsun rahatladım aslında kaç hafta oldu keyifli uyumayalı hatırlamayorum geç yatıp erkenden kalk oturmadan günü bitir çok yorucuydu bu gün annemin dışında evimin nurundan aldığım posta çok mutlu etti şimdi nasılım yorgun huzurlu ,karmakarışık ,ne düşünmek ,nede nasıl olamlıyım diye hiçbirfikrim yok boşluk var sanırım ruhum yaralı halinin tekrar kere tekrarlarından birini yaşıyor herkes gibiyim her insan gibiyim herkesin olduğu gibi beni gören duyan ve yardımın esirgemeynim var melekleriyle mutlu edenim var .insan yorulmalı hayatın tadı çıksın derse ama bedenin şifasınada bakmalı benim eksik yanım bu olmalı kendimi kaybeden dek bedenimi yorar sonrada sinirlerim zayıf düşer ruhum incinir neyse yorgun selda herkese mutluluk huzr dolu yaşamlar diler:)

ÇOK UTANDIM :)


En sinirli en huysuz olduğum anda rabbim bana dünyanın çok güzel dostluklara kucak açtığını gösterdi anımsattı evet ben güvensiz bir kişiliğim hastalık belki ama rabbime binlerce şükür etmeme sebeb bugün en zor anımda gülümseten olay oğlum posta kutusunda bana ait birşey olduğunu söyledi verdiği andaki yüz ifademin anlatılması mümkün değil meleklerin kanadıyla geldiğini düşündüğüm bir hediyeydi tüm sinirim güvensizliğim gitti pamuk hatun formuna döndüm ne zaman adresimi verdiğimi bile hatırlamıyorum diye mektubu okudum sıcacık bir kardeş elinden yazılmıştı slmlar muhabbetler doluydu sıcacıktı kesinlikle,ALLAH için sevmekti bu evet .Canım benim teşekkür ederim beni emin ol çok mutlu ettin seni seviyorum o çok güzel ailenle rabbim huzur ve mutluluktan ayırmasın ona emanet ol .kimmi gönderdi bakın bu adresteki güzeller güzeli:)http://kurallarmnihlali.blogspot.com

nefret ediyorum oğlumdan başka herşeyden

sinir tepemde bazı insanlar neden kendini dünyanın merkezi görürür sanırım bizim verdiğimiz değeri kötüye kullanmaya biz alışıtırırız burunları havalanır ve sana az sabret demeye utanmadan rahat söylerler ömrünü verdiğin halde utanmadan az sabret nedemek ya nefretim geldi herşeyden gidip uyumak ve hiç kalmamak istiyorum herkesten herşeyden nefret edebilir enazından az sevebilir modumdayım anladım bu dünyada neyse ağzıma gelen tüm kötü cümleleri yazmayım ben uyumaya gidiyorum mümkünse hiç uyanmasam

5 Nisan 2009 Pazar

CENNET KOKUSU BU OLMALI

Dün gece nagihan geldi yemek yedik bizde kaldı binbir ısrar sonucu :)sabah kahvaltıdan sonra işe gitmek için çıktı mesaisi 11 deymiş 2 haftada 1 gün izni var rabbim sabır versin güç versin zor bir hanım için çalışmak hele benim gibi hiç çalışmamış biri için ondan sonra evi toparlayıp çamaşırları astım oğlum geldi eltikuşuma gittim bu gün umreden gelecek olan diğer elti kuşun evini temizlemek için ama ben gidene kadar fundayla bitirmişler oturduk bize geldik gezerek çay faslından sonra geri döndük hülyalar geldiler çok mutluydu hepimize dular etmiş orada kabeye sürdüğü namaz bezini koklattı muhteşem bir kokuydu annemlerin hazırladığı yemekten sonra zemzem ve hurma ziyafeti verdi:) tabiki tüm aile evinde karşıladık ne mutlu genç yaşta en güzel memlekete gitmek yenilenmek mahşer provası yapmak diğer umre kuşlarımızı da en yakın zamanda görmek duasıyla ,harunnisa kızımız ordaki çarşaflı hanımların eteklerine sarılıp mamanne deyip sarılıyormuş yüzüne bakınca babaannesinin olmadığını anlayınca kaçıyormuş :)TEJEMİ ÇOK ÖZLEDİM BEN :)sanki gideli ay olmuş gibi son gün geçen hafta pazardı bize geldiler beraber indik aşağıda bizle gezdi dışarda hemen annesine gülügüle yapıyor siz gidin biz geziyoruz diye tatlı bu kız hiç annesinin peşinden ağlayan bir çocuk olamdı annesini aşırı sevmesine rağmen annesi ona bayılmasına rağmen ,bizler onun teyzesiyiz o bizle herşeyi yapabilir oyun oynar, gezer ,banyo yapar ,uyur bezini değiştirmemize izin verir hatta kendi getirip bezimi al der:)gelde özleme balımı dün gece de rüyamda bebek görmüşken :)yaaaa çok güzeldi rabbim hayırlısıyla ikiz bebek istiyorum :) eltim benim için dua ederken ikiz hayırlı evlatlar nasip et demiş amin amin amin